O anları düşündüğünde Baguna’nın yüzünde istemsizce bir gülümseme belirdi. Oğluyla son derece gurur duyuyordu.
“Yulta oynarken neden aniden gülümsemeye başladınız?”
Baguna’nın Yulta (çöl kabileleri tarafından oynanan, satranca benzeyen ve 20 taşla oynanan bir masa oyunu) oynarken aniden gülümsemeye başlaması Chun Myung Hoon’un kafasını karıştırmıştı.
“Gülümsüyorum çünkü oğlumun böylesine harika bir usta tarafından eğitilmesinden dolayı son derece mutluyum.”
Chun Myung Hoon hiç mütevazı davranmadı ve bu çok doğalmış gibi cevap verdi:
“Elimden geleni yapıyorum ama onun bu kadar kalın kafalı olması beni biraz hayal kırıklığına uğratıyor. Biraz daha zeki olsaydı ya da biraz daha potansiyeli olsaydı, eminim şimdiden bazı sonuçlar görmeye başlamıştık. Cık. Cık. Cık.”
Chun Myung Hoon dilini şaklatıp oğluyla dalga geçmesine rağmen Baguna kaşlarını çatmak yerine ona hak verdi.
“Özür dilemeliyim. Ben onun aslında oldukça zeki olduğunu düşünüyordum, bu kadar ağırkanlı bir çocuk olduğunu bilmiyordum.”
“Neyse, ona biraz daha ilgi gösterir ve biraz daha çaba sarf edersem bu iş çözülür. Glow, endişelenecek hiçbir şeyiniz yok.”
Chun Myung Hoon rakibinin taşlarından birini rahatça ele geçirirken bunu söylediğinde, Baguna da Chun Myung Hoon’un kendi taşını almak için kullandığı taşı alarak karşılık verdi:
“Tek yapabileceğim inanmak. Ne gerekiyorsa yapacağınızdan eminim.”
İkisinin el hareketleri hızlanmaya başladı.
“Aman Tanrım!”
Baguna, sanki Chun Myung Hoon’un hamlesine şaşırmış gibi yüksek sesle ağzından kaçırdı. Daha ne olduğunu anlamadan Chun Myung Hoon’un taşı onun Glow taşına (Şah) nişan almıştı.
“Oyunu size öğreten bendim ama başından beri her oyunu siz kazandınız. Bu oyunda nasıl bu kadar iyisiniz?”
Baguna yenilgiyi kabul edip başını iki yana sallarken, Chun Myung Hoon gülerek yanıtladı:
“Yulta’nın amacı oyunu bitirmek için rakibin Glow Taşını ele geçirmektir. Bu da diğer tüm taşların sadece bu amaca yönelik hareket etmesi gerektiği anlamına gelir. Stratejiye bile ihtiyacınız var mı?”
Chun Myung Hoon’un sanki aptalca bir soru sorulmuş gibi verdiği cevabı dinleyen Baguna, yüzünde garip bir gülümsemeyle sormaya devam etti:
“Taşları nasıl hareket ettirmeniz gerektiğini soruyorum.”
Chun Myung Hoon bunu anlayamıyordu. Çin’de oynamaktan keyif aldığı Baduk ile kıyaslandığında Yulta son derece basitti.
Tam bu sırada Yulian Paoe’ye girdi. Chun Myung Hoon aklına bir fikir gelmiş gibi Yulian’ı oturması için yanına çağırdı.
“Gel şuraya otur.”
Chun Myung Hoon’un talimatını duyan Yulian hemen geldi ve Baguna’nın yanına oturdu. Chun Myung Hoon, Yulian ve Baguna’ya sırayla baktıktan sonra konuşmaya başladı.
“Açıklamamı anlamadınız, değil mi? Düşününce, Yulian’ın da duymasının iyi olacağına karar verdim. Bu yüzden onu da oturttum.”
Neler olup bittiğini bilmeyen Yulian, bir babasına bir de ustasına baktı. Baguna hızla Yulian’ın kulağına fısıldadı:
“Yulta’yı o kadar iyi oynuyor ki ona sırrının ne olduğunu sordum.”
Yulian başını sallarken, Chun Myung Hoon taşları başlangıç pozisyonlarına geri taşımaya başladı.
“Yulta sadece bir oyundur. Tehlikede olan hayatlar yoktur, bu yüzden taşlarınızı feda etmek kolaydır. Sadece Glow Taşım kalsa bile, rakibin Glow Taşını yakaladığım sürece bu kazanacağım anlamına gelmez mi?”
Baba oğul ikilisi başlarıyla onayladılar.
“O zaman ortada ne tür bir strateji olması gerekir ki? Tüm taşlarıma mal olsa bile, tek yapmam gereken rakibin Glow’unu yakalamak. ‘Bu savaşçı taşımı feda etmek istemiyorum. Eğer böyle yaparsam taşım ölür’ gibi düşünmek için hiçbir neden yok. Önemli olan, yaptığım hamlenin rakibin Glow’unu yakalama şansımı artırdığını bilmektir.”
Chun Myung Hoon devam etmeden önce biraz düşündü.
“Dahası, insanlar hata yapabilir ve seviye farkı olabilir ama Yulta’da, doğru koşullar sağlandığında bir piyon bile rakibin en iyi savaşçısını yiyebilir. Doğru mu?”
“Evet, bu doğru.”
Baguna cevap verdi ve Chun Myung Hoon sözüne devam etti.
“Gerçek hayattaki stratejinizi Yulta’ya koymayın. Gerçek hayatta, anlattığım yöntem sadece şeytani bir diktatör tarafından uygulanacak bir yöntemdir. Oyunlarda, Glow’un ayakta kalan tek kişi olması sorun değildir. Ama gerçek hayatta… bunun iyi olacağını sanmıyorum…”
Yulian ve Baguna, Chun Myung Hoon’un sözlerini dikkatlice düşünüyorlardı. Onun Yulta’yı gerçek hayatla karşılaştırmasını beklemiyorlardı.
Yulian sordu:
“Kazanırken aynı zamanda taşlarınızı korumanın bir yolu var mı?”
Chun Myung Hoon bu soruyu bekliyormuş gibi cevap verdi.
Müridi, binlerce Pareia kabilesi üyesini yönetecek olan kişiydi. Yüzlerce inananın lideri olarak kendisi de benzer bir durumdaydı. Bu fırsatı, o sorumluluğun ne kadar korkutucu olabileceğini göstermek için kullanmak istiyordu.
“Yulta’da bu imkansızdır. Ancak gerçek hayatta mümkündür.”
Yulian dizlerinin üzerine çöktü ve saygıyla cevap verdi.
“Bu dersinizi aklımda tutacağım.”
Yulian’ın cevabını dinleyen Baguna da o rahat duruşunu değiştirdi. “Bilge Baguna” unvanından da anlaşılabileceği gibi Baguna zekiydi ve halkını gerçekten önemsiyordu. Eğer bu bilgili misafirden öğrenebileceği bir şey varsa, Yulian gibi diz çökmekte hiçbir sakınca görmezdi.
“Yulta’da Glow öldüğünde her şey biter. Oysa gerçek dünyada Glow ölse bile bu bir son değildir. Aksine, yeni bir başlangıç olarak bile değerlendirilebilir. Sizce Glow nedir?”
“Kabilenin ışığıdır.”
“Peki ışığını nasıl saçmayı planlıyorsun?”
“Halkımı ilk sıraya koymak için her şeyi yapmayı planlıyorum.”
“Yanlış.”
Chun Myung Hoon, Yulian’ın cevabını hızla çürüttü.
“Sana daha önce kendine değer vermeyen bir Glow’un halkına da değer veremeyeceğini söylememiş miydim?”
“O zaman…”
Yulian zorlanırken, Chun Myung Hoon Baguna’ya baktı.
Baguna da cevap vermeden önce etraflıca düşünmüştü.
“Kendimi yönetir ve halkımı yönetirdim.”
“Beklenildiği gibi, güzel bir cevap.”
Chun Myung Hoon’un babasının cevabına gülümsediğini gören Yulian sordu:
“Usta, size göre bir Glow ne anlama geliyor?”
“Benim için bir Glow, Kral, bir kabilenin lideri, hepsi aynıdır. Onlar sadece varlıklarıyla dengeyi koruyabilirler. Sağlam dururlar ve sendelemeden dayanırlar.”
“Bu ışık saçmak mı demek?”
“Sanki bu kolay bir şeymiş gibi bakıyorsun. Sadece var olarak dengeyi korumak, yapılması ağır ve zor bir iştir.”
Chun Myung Hoon geçmişine dönüp baktı.
Böyle konuşuyor olsa da geçmişte kendi içindeki o savaşta zorlanan biriydi. Hayatını Miruk’a adamasının nedeni bu değil miydi?
Belki de bu kararından pişmanlık duyuyordu. Sesinde aniden beliren bir tutku vardı.
“Her kabilede, eğer iyi insanlar varsa, kötü insanlar da olacaktır. Eğer aceleci insanlar varsa, sakin insanlar da olacaktır. Eğer akıllı insanlar varsa, aptal insanlar da olacaktır.”
Baguna, Chun Myung Hoon’un bu dersinin kıssadan hissesini anlamış gibi başını salladı. Yulian kafa karışıklığıyla başını yana eğerken, Chun Myung Hoon bir soru sordu.
“Düşün ki karşında biri iyi, diğeri kötü iki insan var. İkisi de harika savaşçılar. Savaşa giderken hangisini yanına alırdın?”
“Elbette iyi olanı.”
Chun Myung Hoon, Yulian’ın bu hızlı ve kesin cevabı karşısında başını iki yana salladı.
“Yanlış. İkisini de yanına almalısın. Başka bir soru soracağım. Biri zeki, diğeri aptal iki kişi var. Bir sorunun var ve birinden yardım istemen gerekiyor. Kimden yardım istersin?”
ŞRAK!
Chun Myung Hoon bir Yulta taşına fiske vurup Yulian’ın alnına yapıştırmıştı.
“Ah!”
Yulian acıyla bağırdı ve eliyle alnını ovaladı.
“Cevap vermeden önce gerçekten düşünmen gerekiyor. Senin ustan bu kadar basit sorular soracak biri mi? Dahası, nasıl bu kadar hızlı ve kesin kararlar verebiliyorsun? Dengeyi bu şekilde nasıl koruyabilirsin ki?!”
Yulian, Chun Myung Hoon’un bu sözlerinden sonra kafasında bir ampulün yandığını hissetti.
“Ah!”
Uzun bir süre düşündükten sonra Yulian nihayet anlamıştı. Chun Myung Hoon memnundu ve sordu:
“Anladın mı?”
“Evet, usta.”
“Sevindim. Kafan biraz kalın olduğu için endişelenmiştim ama en azından gelecekteki sorumluluklarının ağırlığının farkına varmalısın.”
“Usta…”
Yulian kendisine kafası kalın (aptal) denmesinden şikayet etmeye çalışırken, Chun Myung Hoon Baguna’ya baktı, gülümsedi ve Yulian’la tekrar konuştu.
“Kral olmanın pek çok farklı yolu vardır. Bahsettiğin gibi, önce halkını düşünen krallar vardır. Aynı zamanda, kendilerini ve halklarını yöneten krallar da vardır. Ve bir de benim tarif ettiğim tür, dengeyi koruyabilenler vardır. Dünyada eğer siyah varsa beyaz da vardır, soğuk olduğunda sıcak da vardır. Dünyadaki her şeyin iki yüzü vardır, karanlıkla ilgilenmeden nasıl ışık saçabilirsin ki?”
Chun Myung Hoon yavaşça devam etmeden önce kısa bir an duraksadı.
“İşte benim düşündüğüm Glow türü böyledir.”
Chun Myung Hoon’un bu sözleri Yulian’ı derinden etkilemişti. Kendisine muazzam bir bilgelik bahşedilmişti.
Yulian dizleri üzerindeyken öne doğru eğildi ve bu paha biçilemez ders için ustasına secde ederek teşekkür etti.
‘İzlemem gereken yol bu. Sadece var olarak dengeyi korumak. Kesinlikle böyle biri olacağım.’
Yulian, bir Glow olma yolunda çok büyük bir adım atmıştı.