Kitap 2-1.4 Kabilenin Kontrolünü Ele Geçirmek (I)
Venersis o anki hadiseyi hatırladı.
Çölün en büyük savaşçısı olarak anılan biri, o paoedeki varlığı nasıl fark etmemiş olabilirdi?
Venersis büyük sandığın içinde birinin saklandığını biliyordu. Savaşçıları dışarı yolladıktan sonra paoedeki durumu gizlice gözlemlemişti. Ancak her şeyi izledikten sonra yalnızca geri dönmekle yetinmişti.
‘Eğer o kadının oğlu olmasaydı… bugün de o zamanki gibi gitmelerine izin verir miydim?’
Venersis düşünüyordu. Bir savaşçı olarak gururu yüzünden onları öldürmezdi ama esir alabilirdi.
Venersis, pirmasının üzerinden iki su tulumu kapıp konuşurken Pere’ye fırlattı.
“Yardım edeceksem adamakıllı etmeliyim. Ha, bir de o genç savaşçıya söyle, Venersis onu bekliyor olacak.”
Venersis, şaşkın bir ifadeyle kendisine bakan Pere’ye sırtını dönüp pirmasını ileri sürdü. Çöl Kılıcı savaşçıları da onu takip etti.
Onların arkasından bir süre baktıktan sonra Pere yapması gerekeni yapmaya koyuldu.
Önce Yulian’ı pirmanın üzerinden indirip kuma yatırdı. Ardından avucuna shanana döküp suyla karıştırdı ve Yulian’ın kupkuru dudaklarına damlattı.
Belki de hayatta kalma içgüdüsüydü; Yulian hâlâ baygın olmasına rağmen Pere’nin damlattığı suyu bir damlasını bile dökmeden içti.
Yulian’a bolca su içirdikten sonra Pere kendisi için birkaç yudum aldı. Güneşin altındayken çok fazla su içmek susuz kalmayı garantilerdi. Sadece boğazını ıslatacak kadar içersen ölmezdin.
“Bu, hayatta kalmama yeter.”
Su tulumuna sarılan Pere, hayatta kalmak için ihtiyacı olan suyu bulabildiği için rahatlamış bir halde yeniden Rivolde Vahası’na doğru yola koyuldu.
Grace geç kalmıştı. Çünkü Librie kabileye ondan bir adım önce varmıştı.
“Yakalayın o menfur sürtüğü!”
Librie, Grace’i görür görmez bağırdı ancak şok içinde toplanmış olan şefler ve savaşçılar tereddüt etti.
Burada Genç Reis’in karısı ve Pareia’nın gelecekteki anası olan Grace’i tanımayan kimse yoktu.
Her zaman enerji dolu olan ve vahayı daha iyi bir yer haline getirmek için çalışan bu kişiyi nasıl tanımazlardı?
“Anne… hayır Librie, sen, babama ve oğullarına zarar vermek için böyle bir komployu neyin uğruna kurdun? Hem sen demin ne dedin? Bana menfur mu dedin?”
Grace öfkeyle bağırmaya başladı. Şefler ve savaşçılar iki kadın arasında gidip gelirken kafalarındaki karmaşadan ötürü endişelendiler.
“Reis, Genç Reis ve Pere de zehirlendi! Ve o kadının kabilesi şu an iki kardeşi kovalıyor. Şeflerim, lütfen acele edip o kadını yakalayın ve başı dertte olan Genç Reis ile küçük kardeşini kurtarın.”
Şefler, Grace’in söylediklerini duyunca huzursuzca kıpırdandılar.
“Ne duruyorsunuz! Acele edip o menfur sürtüğü ve onun hayvandan beter oğullarını yakalamalıyız. Seina… Seina… onun paoesine gittiğimde Seina çoktan ölmüştü. Büyük bir şeylerin döndüğünü anladım, bu yüzden babama ve kuzenlerime Reis’i selamlama bahanesiyle onu ziyaret etmelerini söyledim ve o ahlaksızlık o sırada yaşanıyordu! O ahlaksız çocuk Yulian ve Pere, babamla kuzenlerimi görünce suçüstü yakalandıklarını anlayıp apar topar kaçtılar!”
Librie bağırırken şefler huzursuzca kıpırdanmaya devam etti.
Yarumaha öne çıkıp konuştu.
“Tüm şefler ve savaşçılar, derhal ikisini de Reis’in paoesine götürün. Önce doğruyu söyleyip söylemediklerini anlamalıyız.”
Yarumaha’nın emirlerini dinleyen savaşçıları Grace ile Librie’yi yakaladı.
“Ne yapıyorsunuz siz! Beni değil, o sürtüğü yakalayın!”
Librie avazı çıktığı kadar bağırmaya devam ederken savaşçılar Yarumaha’ya baktı, o da Librie’ye konuşmaya başladı.
“Lütfen biraz sabredin. İkinizin de anlattıkları farklı olduğuna göre, önce gidip Reis’le görüşmemiz gerekmez mi?”
“Size az önce Reis’in onlar tarafından zehirlenerek öldürüldüğünü söylemedim mi?”
Yarumaha cevap verirken başını iki yana salladı.
“Bunu doğrulamalıyız. Reis’in gerçekten vefat edip etmediğini görmemiz gerek. Benim de zihnim şu an çok karışık, o yüzden Librie, lütfen bir şey söylemeyin ve sadece sabredin. Gerçeği ortaya çıkarmalıyız.”
Yarumaha’nın sert sözleri üzerine Librie ağzını kapadı, Grace de sessizce onu takip etti.
Librie’nin kabilesinin savaşçıları, Reis Baguna’nın paoesinin içinde son işleri hallediyordu.
Orca’nın yanında şamanlar, Baguna’nın yanında ise baş şaman Tuma Takaka vardı.
“Tuma Takaka, ne oldu?”
Yarumaha ve şefler acilen ona doğru yönelip sordular.
Tuma Takaka, perişan bir ifadeyle kendisine doğru koşan Yarumaha ve şeflere bakıp konuşmaya başladı.
“Reis Baguna çölden ayrıldı.”
Oradakiler bir an sendeledikten sonra yere yığıldılar.
Belki de, herhalde değildir, Librie ve Grace bunu söylerken yanılmış olmalı, diye düşünmüşlerdi. Buraya gelirken hepsi böyle düşünüyordu. Reis Baguna’nın ölümü doğrulandıktan sonra büyük bir şok yaşamışlardı. O, hepsinin saygısını kazanmış olan Reis’ti.
“Kim böyle bir şeye cüret etti!”
Yarumaha ve diğer şefler öfkelerini kustu ve herkesin dikkati doğrudan Librie ile Grace’e çevrildi.
Librie, adeta bağırarak konuştu.
“Kabile yasalarına göre, Reis, Pareia’nın Anası ve Genç Reis’in hepsi ortada yokken savaşçıların komutası ve nihai kararlar kime aittir?”
Şefler bir anlığına birbirlerine baktılar.
“Reis’in ailesindeki en yüksek rütbeli kişiye.”
Yarumaha cevap verir vermez Librie başını sallayıp konuşmaya başladı.
“O halde Reis, Pareia’nın Anası ve o ahlaksız çocuk Yulian kaçtığına göre, tüm kararlar bana ait, doğru mu?”
Hepsi de dilleri tutulmuşçasına oturuyor, cevap veremiyordu. Ne Librie ne de Grace, münasebetsizlik edebilecekleri kişilerdi.
“Kabile adına karar verme yetkisinin bende olup olmadığını sordum.”
Librie tekrar sorduğunda, Yarumaha ve diğer şefler başlarını salladılar.
‘Başardım.’
Librie içinden zafer çığlıkları atıyordu.