Bölüm 47

Metin Boyutu
← Önceki Sonraki →

“Grace’i derhal yakalayın ve o iki caninin peşine düşecek bir ekip kurun. Onları mutlaka yakalamalıyız.”

Librie sözünü bitirdiğinde kimse yerinden kıpırdayamadı. Grace o kadar şok olmuştu ki tek kelime edemeden sadece Librie’ye bakakaldı.

“O sürtüğü derhal yakalama emrimi duymadınız mı?!”

Keskin bir sesle bağırmasına rağmen savaşçıların hiçbirinin hareket etmediğini gören Librie, kendi aile kabilesinin savaşçılarına bir işaret yolladı. Nihayetinde onlar öne atılmaya başladılar.

“Bekleyin, bu hiç mantıklı değil.”

Grace’i yakalamaya çalışan savaşçıların yolunu kesen kişi, Kızıl Fırtına’dan Haisha’ydı.

“Sen kim oluyorsun da onların yolunu kesmeye cüret edersin!”

Librie, Haisha’ya bakıp bağırdı ama Haisha onu umursamadan sözlerini şeflere yöneltti.

“Çölün kurallarına göre Glow’dan, anadan ve Genç Glow’dan sonra, Glow’un ailesindeki en yaşlı kişinin geçici olarak onun yerine geçtiğini biliyorum. Ancak, Genç Glow Yulian-efendi öldü mü? Yulian-efendi hâlâ hayattayken onun ilk eşi Grace-hanım’ı nasıl esir alabiliriz? Şu anda Pareia’nın sorumlusu Yulian-efendi’dir.”

Haisha’nın ‘geçici’ kelimesini vurguladığı an, şefler kendi aralarında fısıldaşmaya başladı.

“Eğer o piç böylesine ahlaksızca bir şeye kalkışmasaydı kaçar mıydı hiç? Bir şey olduysa durumu kontrol altına alması gerekirdi, kaçması değil!”

Haisha sebebi bilmediği için sessiz kalırken Grace bağırmaya başladı.

“Librie, babamı, sevgilimi ve Pere-efendi’yi zehirle öldürmeye çalışıp da başaramayınca, kendi kabileni onları öldürmesi için üzerlerine saldın! Pere-efendi tek başına onlara karşı koyamadığı için geri çekilmek zorunda kaldı. Sen buna mı kaçmak diyorsun!”

O anda herkes yeniden gergin bir şekilde fısıldaşmaya başladı. Librie, eğer şimdi geri adım atarsa bunun sonu olacağını biliyordu.

“Hmph, Pareia’nın vaha şeflerinin çoğu burada, kabilenin içinde. Söylesene, nereye kaçmış olabilirler ki?”

“Senin kabilen yolumuzu kestiği için buraya nasıl gelebilirdi ki?”

“Ne kadar da kurnazca bir bahane. O ikisinin dövüşte ne kadar usta olduğunu bilmeyen yoktur. Benim kabilemin bir avuç savaşçısı onların yolunu nasıl kesebilirmiş ki?”

“Yulian-efendi senin tarafından zehirlenmişti ve Pere-efendi de onu korumak zorunda olduğu için tüm gücüyle dövüşemiyordu. Bu halde kendilerine nasıl yol açabilirlerdi?”

İki kadının atışması devam ederken halk kargaşa içindeydi, fakat sonunda çölün kuralları gereği Librie’nin emirlerine uymak zorundaydılar.

Kabilenin kuralları bu gibi acil durumlar için vardı ve kimse onlara karşı gelemezdi.

Şeflerin sessizliği arasında Librie’nin kabilesinin savaşçıları, Grace’i yakalamak için yeniden öne atıldı.

Şank.

Kılıçların çarpışma sesi duyuldu.

“Emirlerime karşı gelmeye mi cüret ediyorsun?”

Librie’nin sözleri üzerine, Grace’i korumak için önünde duran Haisha konuşmaya başladı.

“Ben sadakatini Yulian-efendi’ye adamış bir savaşçıyım. Gerçeği bizzat onun ağzından duyana kadar, kimse anamızın tek bir saç teline dahi dokunamayacaktır. Onu almaya kalkarsanız, kılıcım size yöneldiğinde beni suçlamayın.”

“Onu da yakalayıp diz çöktürün!”

Librie’nin emriyle birkaç savaşçı daha Grace ve Haisha’yı yakalamak için öne atıldı.

Şank.

Bir kılıç şakırtısı daha duyuldu ve ardından tok bir ses geldi.

“Anamıza dokunan herkes ölür.”

Kalabalığı yararak Grace’in önüne ve Haisha’nın yanına geçen savaşçı, Thrint’ti.

Vınnnn.

Thrint’in öncülüğüyle birlikte pek çok yerden kılıçların kınından sıyrılma sesleri duyuldu. Aynı anda, başka savaşçılar da Grace’in önüne doğru ilerliyordu.

Kızıl Fırtına savaşçıları.

Kızıl Fırtına savaşçıları, Grace’in kabileye endişeli bir halde girdiğini gördükleri anda durumun normal olmadığını fark etmişlerdi. Onun ve Librie’nin konuşmalarını duyunca da bu gecenin huzurlu geçmeyeceğini anlamışlardı.

Haisha, yoldaşlarına silahlarını kuşanıp pirmalarını getirmelerini emretmiş ve buraya gelirlerken bineklerini çok da uzak olmayan bir yerde hazırda bekletmişlerdi.

Şaşırtıcı karar alma yetenekleri ve uyumları sayesinde Grace’i bu tehlikeden kurtarmaya çalışıyorlardı.

Librie’nin savaşçıları hareket etmeyi kesti.

Savaşçıların sayısı birer birer arttı. Kısa bir an sonra Kızıl Fırtına’nın elli yedi üyesinin tamamı Grace’in önünde saf tutmuştu.

“Anamıza dokunmaya cüret eden herkese ölüm.”

Bu, yüksek sesli bir haykırış değildi. Alçak ve derinden geliyordu. Tek bir ağızdan çıkan bu sözler, Grace’i canları pahasına korumaya olan sarsılmaz kararlılıklarını gözler önüne seriyordu.

“Haisha… Thrint… Shubeon… hepiniz…”

İşlerin ters gitmesinin yarattığı hüsran, acele etmezse başlarına kötü bir şey geleceği endişesi ve kimsenin ona inanmamasının verdiği keder onu perişan etmişti. Ancak Yulian’a güvenen ve peşinden giden Kızıl Fırtına savaşçılarını görmek gözlerinin yaşarmasına sebep oldu.

“Anam, endişelenmeyin. Bizim Lordumuz şu karşımızdaki kadın değil, Yulian-efendi’dir. Ve gerçeği Yulian-efendi’nin ağzından duyana dek hiçbir şeye inanmayacağız. Yulian-efendi nerede?”

Hepsi Grace’i korumak için onu arkalarına almışken, yalnızca Haisha arkasını dönerek Grace’i teselli etti ve sordu.

“Şu anda Batı Çölü’ne doğru kaçıyor. Hemen yola çıkmazsak tehlikede olacak.”

Librie durumun aleyhine işlediğini anlayınca savaşçılara bağırdı.

“Tüm savaşçılar, o asilerin hepsini yakalayın! Bir tanesini bile kaçırmayın!”

“Herkes, Grace-hanım’ı koruyarak geri çekilin!”

Haisha yüksek sesle bağırdı ve Grace’i merkeze alarak pirmaların bulunduğu arka tarafa doğru yavaşça çekilmeye başladılar.

Diğer savaşçılar onlara doğru yavaşça ilerlese de düşüncesizce saldırmadılar. Bunun ilk sebebi Grace’i yakalama emrinin içlerine sinmemiş olması, ikincisi ise Kızıl Fırtına savaşçılarının kullandığı devasa kılıçların gücünü bilmeleriydi.

Sadece yaklaşık elli kişiyle Canavar Çölü’nü birbirine katmış ve bir yığın Canavar Ruhu toplamışlardı. Üstelik bu üç yıl önceydi. O zamandan beri ne kadar hızlı ilerlediklerini herkes biliyordu.

“Ben de geliyorum!”

O anda kabilenin baş şamanı Tuma Takaka bağırarak onlara doğru koşmaya başladı. Kızıl Fırtına savaşçıları tereddüt etti. Her gün şamanların yardımına ihtiyaç duyan Kızıl Fırtına savaşçıları için Tuma Takaka, son derece dost canlısı bir ihtiyardı.

Ancak durum bundan ibaretti. Onun yeteneklerini bilen Kızıl Fırtına savaşçıları bir an tereddüt edip ne yapmaları gerektiğini sorarcasına Grace ve Haisha’ya baktılar. Eğer Tuma Takaka büyülerini kullanırsa kaçamayabilirlerdi.

“Aksakallı.”

Grace, Tuma Takaka’ya hayranlık dolu bir ifadeyle seslendi. Tuma Takaka, Provoke ailesine o kadar yakındı ki onu aileden biri sayarlardı; Baguna’nın üç çocuğu da ona ‘amca’ diye hitap ederdi.

Grace’in Tuma Takaka’ya nazikçe seslenmesiyle Kızıl Fırtına savaşçılarının gerginliği bir nebze olsun azaldı.

“Tuma Takaka!” diye bağırdı Librie. Yarumaha da gergin bir şekilde ona baktı. Tuma Takaka konuşmaya başladı.

“Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bu işte bir tuhaflık var. Ben üç nesildir Provoke ailesine sadık biriyim ve Genç Glow’un böyle bir şey yapması için zerre kadar sebep göremiyorum. Birbirine bu kadar düşkün bir baba ve oğlu nerede bulabilirsiniz ki? O hayat dolu Genç Glow nasıl böyle bir şeye kalkışır? İnanamıyorum. Onu birazcık tanıyan hiç kimse buna inanamaz.”

Bu kaotik ortamda, sohbet yoldaşı Tuma Takaka’nın Grace’in tarafına geçtiğini gören Yarumaha aceleyle söze girdi.

“Tuma Takaka-efendi, ama ne olursa olsun şu anda kabilenin kuralları Librie-hanım’ı dinlememiz gerektiğini söylüyor.”

Tuma Takaka başını sallayarak cevap verdi. “Haklısın. O yüzden Yarumaha-efendi, sen lütfen Librie-hanım’a yardım et ve bu durumu kontrol altına al. Bana gelince, ben gerçeği kendi gözlerimle görmeliyim. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, tüm bunların bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğuna inanıyorum.”

“Tuma Takaka-efendi…”

Yarumaha ne diyeceğini bilemezken Librie, işler böyle devam ederse daha fazla insanın tereddüde düşeceğini düşünerek bağırdı.

“Ne duruyorsunuz?! Emrime karşı mı geleceksiniz! Çabuk olun ve o asilerin hepsini yakalayın!”

Librie avazı çıktığı kadar bağırırken Thrint bir anda gruptan ayrılarak ona doğru atıldı.

Thrint’in lakabı gizli gölgeydi ve Kızıl Fırtına’daki yoldaşlarının çoğu bu lakabın nereden geldiğini bilmezdi. Az konuşması ve son derece soğukkanlı olmasıyla tanınırdı.

Ancak o anki hareketi, bu lakabın ne kadar yerinde olduğunu kanıtlar nitelikteydi.

Anında ileri fırlamasını sağlayan çevikliği ve savaşçıların arasından süzülüp geçmesini sağlayan esnekliği… Gruptan ayrıldığı andan devasa kılıcını Librie’nin boynuna dayadığı ana kadar her şey birkaç göz kırpışında olup bitmişti.

“Eğer bir kelime daha edersen, seni öldüreceğime emin olabilirsin.”

Thrint’in kendine has alçak sesi, Librie’nin kulağının dibinde çınladı.

“Yolumuza engel olmayın.”

Thrint’in kılıcı anında kınına, bedeni de grubun yanına dönmüştü. Bu süre zarfında Librie ve etrafındaki herkes o kadar şaşkındı ki ağızlarını bile açamadılar.

Kimse ne olduğunu anlayamamıştı; son derece kaotik bir durumdu.

Yarattıkları bu şokun etkisiyle Kızıl Fırtına, Grace ile birlikte Pareia’dan kaçtı. Kimse onların yolunu kesmek için ciddi bir çaba göstermedi.

Dürüst olmak gerekirse, hepsi öyle bir şaşkınlığa kapılmıştı ki yollarını kesmeyi akıllarından bile geçirmediler.

← Önceki Sonraki →

Bu içeriğe tepki ver

0 tepki
👍Beğendim0
😡Sinir Bozucu0
😂Mükemmel0
😮Şaşırtıcı0
😓Sakin Olmalıyım0
😵Bölüm Bitti0

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top

Manga-Novel Tr sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin