Kızıl Fırtına’nın eğitimine katılan elli yedi savaşçı.
En büyük savaşçı olma hayali kuran bu adamların hepsi gözü kara kimselerdi. Öyle olmasalardı, onca zaman kendilerini eğitmiş ustalarını yeni bir silah olan büyükkılıcı kuşanmak uğruna terk edemezlerdi.
“Hayatımda ilk defa vücudumun her yerinde kas ağrısı çekiyorum.”
Kızıl Fırtına’nın neşeli soytarısı Triquel lafa girdi.
“Ben de, ölmek üzereyim. İnsan bu kadar ağır bir kılıçla düşmanını nasıl keser, aklım almıyor.”
Shubeon, Triquel’e cevap verirken, ‘Ağzını Bıçak Açmayan’ Thrint söze karıştı.
“Şikâyetin varsa çek git. Başkalarının da moralini bozma.”
“Ne?!”
Shubeon sinirlenince, Thrint ona dik dik bakarak cevap verdi:
“Liderimizin o kocaman büyükkılıcı nasıl savurduğunu görmedin mi? O yapabiliyorsa, ben de yapabilirim. Ama sen yanımda vızıldanıp durdukça, eğitimden çok sen canımı sıkıyorsun.”
“Benimle kavga mı etmek istiyorsun?”
“Sadece şu sürekli dırdırını kesmeni söylüyorum.”
Thrint’in sözleriyle Shubeon yattığı yerden fırladı, Triquel onu tutarak cevap verdi.
“Otur. Kavga edecek enerjin varsa, otur da kaslarını dinlendir. Bu daha sabah eğitiminin sonu. Herkes yorgun, bu yüzden sinirler gergin. Neden böyle yapıyorsun?”
“Bu serseri bana sataşıyor.”
Shubeon’un sözleri üzerine Thrint de doğruldu.
“Yanlış bir şey mi söyledim? Onun yöntemini sorguluyorsan, tek başına gidebilirsin. Ben onun öğretilerine inanıp uymaya karar verdim bile. Madem kararımı verdim, senin bu söylediklerin beni sinirlendiriyor.”
“Herkes otursun. Sir Yulian bunu görürse ne yapacaksınız? Daha bir buçuk ay oldu, şimdiden sinirlerimiz laçka oldu mu diyecek?”
Otuz yaşındaki Kızıl Fırtına’nın en yaşlısı Haisha onları durdurmaya çalıştı. Haisha çok düşünceli biriydi; bu yüzden yeni acemilerin lideri olarak kabul edilmişti.
“Sir Yulian yalan söylemez. Sir Yulian’ın eğitimin ilk günü ne dediğini unutmadınız, değil mi?”
Haisha’nın sözlerini duyan Shubeon ve Thrint birbirlerine baktıktan sonra tekrar yere uzandılar.
Eğitimin ilk günü.
“Ben bu eğitimi on üç yaşımdayken öğrendim ve o günden beri tek bir gün bile aksatmadım. Eğer siz Pareia’nın savaşçıları olarak on üç yaşındaki bir çocuğun yaptığını yapamayıp yorgunluktan yere yığılırsanız, söyleyecek bir şeyim olmaz.”
Bu, Yulian’ın karşılaştıkları yorgunluktan kusmaya hazır olan bitkin savaşçılara söylediği soğuk sözlerdi.
Hepsi, söylediklerine inanamıyormuş gibi Yulian’a bakıyordu. Yüzlerinde şikâyet ve güvensizlik dolu ifadelerle ona bakıyorlardı. Yulian elindeki iki büyükkılıcı öne uzattı.
“Altı ay. Büyükkılıçları bu şekilde kaldırmam işte bu kadar sürdü. Düzgün bir şekilde savurup saplamak için bir altı ay daha. Onu serbestçe savurabilmem ise toplamda iki yılımı aldı.”
Hepsinin ağzı bir karış açık kalmıştı.
“Pareia savaşçılarının, on üç yaşındaki bir çocuğun iki yılda başardığı şeyi iki ayda yapabileceğini sanmıştım. Sanırım yanılmışım. Eğer dayanamıyorsanız, bana söyleyin. Eğitim miktarını azaltırım.”
Yulian’ın yüzünde aşağılayıcı bir ifade belirdi ve Kızıl Fırtına savaşçılarının yüzleri öfkeyle doldu.
“Doğruyu mu söylüyorsun?”
Haisha sordu ve Yulian cevap verdi.
“Ben ağzımı yalan söylemek için hiç açmadım.”
Haisha vücudundaki çığlık çığlığa acıyı görmezden gelip kılıcını tutmak için ayağa kalktı. Dominolar birbiri ardına devrilir gibi, Kızıl Fırtına üyeleri de teker teker ayağa kalkmaya başladı.
İşte eğitimin ilk günündeki manzara buydu.
“O gün ne karar verdik? Sir Yulian iki ya da üç ay düşünüyorsa, biz ona bunu sadece bir ayda yapabileceğimizi göstereceğiz dedik. Hepimiz böyle karar vermedik mi?”
Haisha’nın sözleri üzerine Shubeon ağzını açtı.
“Hatalıydım, Thrint.”
“Öylesine söylediğin sözlere olumsuz tepki gösterdiğim için özür dilerim, Shubeon.”
Thrint de özür dileyince, savaşçıların yüzlerinde tebessümler belirdi.
Ancak bu sadece geçiciydi. Sabah molası biter bitmez, Yulian eğitim alanında belirdi. Savaşçıların yüzündeki tebessümlerin hepsi kayboldu.
Yulian’ın eğitimi acımasızdı.
Chun Myung Hoon ona öğretmek için dövdüyse, Yulian onlara öğretmek için hakaretleri kullanıyordu.
- Sadece o kadar eğitimden sonra hareketlerin bu kadar yavaş mı? Salyangozdan daha yavaşsın.
-
Böyle olacağını bilseydim, ergenlik törenini henüz tamamlamamış genç savaşçıları eğitmek daha akıllıca olurdu.
-
Hemen şimdi pes et ve git.
En ufak bir yorgunluk belirtisi gösterildiğinde, Yulian hakaretlerini savuruyordu.
Gururları böylesine hakaret edilirken öylece durmalarına izin verecek tek bir savaşçı bile yoktu.
Dişlerini sıktılar ve Yulian’ın eğitimlerini tamamlamak için ana sütünden aldıkları enerji de dahil olmak üzere tüm enerjilerini kullandılar.
Yulian için de kolay değildi. Onların kin dolu bakışlarının kendisine yöneldiğini her seferinde hissediyordu. Ancak, onları en azından bu kadar zorlamazsa, kısa sürede Vernersis ve Çöl Kılıcı’na yetişemezlerdi.
Ayrıca insanın aşamayacağı bir sınır olmadığına inanıyordu, bu yüzden savaşçıları gayrete getirmek için hakaretler yağdırmaya devam etti.
Kızıl Fırtına, Yulian’ın beklentilerini boşa çıkarmadı. Tek bir fire bile vermediler; hepsi eğitime odaklandı.
İşte böylece tam bir buçuk ay geçti.
“Puhaha.”
Shubeon aniden gülünce, Thrint ona döndü. Geçen seferki kavgadan sonra ikisi daha da yakınlaşmıştı.
Thrint ona neden gülüyorsun der gibi bakınca, Shubeon cevap verdi.
“Komik değil mi?”
“Ne?”
“Düşününce, acaba hepimizin beyni mi yıkandı diye merak ediyorum. Daha bir ay önce, bu kılıçları kaldırmakta bile ne kadar zorlanıyorduk.”
Shubeon, iki büyükkılıcı “vın vın” sesleri çıkararak savururken ağzını açınca, Thrint ona utanç dolu bir bakış atarak cevap verdi.
“O sesleri zar zor çıkarıyorsun bir de gülüyor musun?”
“Komik değil mi?”
“Hiç de değil.”
“Ne sıkıcı adamsın.”
Shubeon başını çevirerek mırıldanırken, yanındaki Triquel, Thrint’in tarafını tuttu.
“Apaçık olan bir şeye gülüyorsan, o zaman her zaman kahkahalar içinde yaşıyor olmalısın.”
“Bu kadar ağırlığı serbestçe hareket ettirmenin apaçık olduğunu mu söylüyorsun? Kemiklerim dökülecek sanmıştım. Vaha Şamanlarını her gördüğümde neredeyse üzülüyorum. Onları o kadar çok rahatsız ettik ki.”
Triquel, Shubeon’a cevap verdi.
“Kim yapmadı ki? Sir Tuma Takaka’nın Sir Yulian’ı azarladığını biliyor muydun? Vaha’nın tüm şifalı otlarını tükettiğimizi söyleyerek Sir Yulian’dan eğitimi azaltmasını istemiş.”
Tüm savaşçıların kulakları bu yeni hikâyeye kesildi. Hepsi de ağrıyan kasları ve kemikleri yüzünden şamanları rahatsız edip durmuştu.
“Peki sonra ne olmuş?”
Haisha temsilci olarak sordu ve Triquel cevapladı.
“Savaşçıların eğitim sırasında yaralanması doğaldır. Ne olursa olsun, yeterli miktarda şifalı ot olduğundan emin olun. Bunu söylerken, şimdiye kadar kullandığımız miktarın birkaç katını kullanacağımızı da eklemiş.”
Kısa bir şok anı yaşandı.
“Bu… herhalde bizim için, değil mi?”
Shubeon temkinli bir şekilde sorunca, diğer savaşçılar diken üstünde hissetmeye başladılar.
Kas ağrıları ve kemiklerini güçlendirmek için zaten önemli miktarda ot kullanıyorlardı. Ama mevcut miktarın iki katından fazlasını kullanmak… onlara ne tür bir eğitim yaptırmayı planladığını kestiremiyorlardı.
“Eminim bize büyükkılıçları nasıl kullanacağımızı öğretmeye başlayacaktır. Madem hepimiz artık silaha alıştık.”
Haisha kısa bir şokun ardından ağzını açınca, Shubeon büyükkılıcına bakıp konuştu.
“Nasıl kullanacağımız, ha? O zaman yakında onlarla dövüşmeye de başlayacağız, değil mi?”
“Öyle sanırım.”
Triquel cevap verince, Shubeon mırıldanmaya başladı.
“Canımız yanacak, eminim…”
“Muhtemelen çok canımız yanacak…”
Savaşçılar bir kez daha diken üstünde hissetmeye başlamışlardı.
Onların meşakkatli yolu daha yeni başlıyordu.