Kitap 1-3.3 Acemi Toplama
Yulian, kabiledeki genç savaşçıları aramaya başladı. Başlangıçta hepsini bir araya toplayabilirdi ama kontenjanın sınırlı olduğunu düşünerek hepsini şahsen ziyaret etmeye ve yalnızca sarsılmaz bir kararlılığa sahip olan genç savaşçıları davet etmeye karar verdi.
Sadece genç savaşçıları aramasının sebebi, sonradan yeni üyeler almanın daha kolay olacak olmasıydı. On yıl içinde grubu birinci ve ikinci kademelerle büyütmek istiyordu. Üstelik, ustasının da belirttiği gibi, onun dövüş sanatları ne kadar genç yaşta öğrenilmeye başlanırsa o kadar iyi sonuç veriyordu.
Onlarla teker teker görüştüğünde ziyaretinin sebebini açıklamadı. Yeni kurduğu savaşçı birliği için üye topladığını sonradan öğrenirlerse, seçilemeyen savaşçıların kalbinde derin bir yara bırakacağından korkuyordu.
Böylece yüz genç savaşçıyı seçmek için bir ayını harcadı ve hayalini onlarla paylaşmak üzere hepsini bir yerde topladı.
“Ezeli düşmanımız Shuarei’nin Çöl Kılıcı, şimdiden Çöl’ün en iyi Savaşçı birliği haline geldi. Ve en iyi olduklarını bilmenin verdiği özgüveni, daha da iyi olmak için kullanıyorlar. Bizim Pareia savaşçılarımız güçlü, ama bence Shuarei kabilesi tarafından geri püskürtülmemizin sebebi de bu. Bir savaşçı olmanın gururu bir yana, kendinin ve bağlı olduğun grubun en iyisi olduğunu bilmek… İşte bahsettiğim zihniyet tam da bu. Bu yüzden aklıma bir fikir geldi.”
Yulian göğsünü yumrukladı.
“Neden biz de aynısını yapamayalım? Neden Shuarei’nin gerisinde kalmak zorundayız? Neden Pareia savaşçıları, Shuarei savaşçıları tarafından geri püskürtülsün? Bu yüzden bir karar verdim. Onların en güçlü olmakla böbürlendiği Çöl Kılıcı’nı darmadağın edeceğim. Bunu yapmak için, Çöl’ün en büyük savaşçı birliğini tam burada, Pareia’da yetiştirmeye kararlıyım.”
Yulian bir kez daha elini gökyüzüne kaldırdı.
“Çölün ve Pareia’nın koruyucusu Neo Latin’in adını kullanarak, ‘Kızıl Fırtına’ savaşçı birliğini kurmak istiyorum. Bu hayali gerçeğe dönüştürmek için, bir fırtına yaratacak rüzgârlara ve yağmurlara, ve Kızıl Çöl’ün kumları olacak savaşçılara ihtiyacımız var. Hem yırtıcı hem de güçlü savaşçılara ihtiyacım var. İşte bu yüzden Pareia’nın güçlü genç savaşçılarını davet ettim ve şimdi sizlerle konuşuyorum.”
Yulian savaşçıların her birine teker teker baktı ve dedi ki:
“Bu benim değil, Pareia’nın hayali; hepimizin hayalini gerçekleştirecek bir düş. Hepiniz aynı rüyayı görmüyor musunuz? Çöldeki en güçlü savaşçı olma rüyasını.”
Yulian’ın sözleri üzerine genç savaşçılar naralar atmaya başladı. Hepsi erkekti ve Yulian Provoke, Pareia’nın Genç Işığı’ydı; büyük bir savaşçının yeteneklerini sergilemiş biriydi.
Böyle bir adamın kendilerini ikna etmek için bu denli tutkulu bir konuşma yapması, her birine kendini özel hissettirmişti.
“Birliği nasıl kurmayı planlıyorsun?”
Bir savaşçı böyle sorunca, Yulian sanki bu soruyu bekliyormuş gibi hemen cevap verdi.
“Nasıl bu kadar güçlendiğimi hepinizin bildiğinden eminim. Ben tek başıma bir Kum Ejderi avlayabilen bir savaşçıyım. Bu güce yalnızca ustamın öğretileri sayesinde sahibim. Ve öğrendiklerimi size de öğretmeye karar verdim. Eğer benimle cehennem gibi bir eğitimden geçerseniz, inanıyorum ki bir gün siz de bunu tek başınıza yapabileceksiniz.”
Yulian’ın açıklaması birçok kişiyi ikilemde bıraktı. Genç savaşçıların çoğunun, ustası olarak hizmet ettiği tecrübeli savaşçılar vardı.
Eğer Yulian’ı dinlerlerse, hepsi onun öğretilerini takip etmek zorunda kalacaktı. Daha da önemlisi, Yulian’dan bir şeyler öğrenmek, alışkın oldukları şemşiri bırakıp devasa bir kılıç kuşanmaları anlamına geliyordu. Bu gerçek, daha da fazla kişinin tereddüt etmesine neden oldu.
“Sizi zorlamayacağım. Çoğunuzun kendine usta olarak tecrübeli bir savaşçı seçtiğini biliyorum. Tecrübeli savaşçılarımızın yeteneksiz olduğunu düşünmüyorum. Aradaki fark, sadece zamandan ibaret.”
Genç savaşçılar fısıldaşmaya ve kararsız yüz ifadeleri takınmaya başlayınca, Yulian son bir söz ekledi.
“Size düşünmeniz için zaman vereceğim. Üç gün. Üç gün sonra, bana katılacak olanlar gelip beni bulsun.”
Kararsız kalabalığa üç gün süre tanıdı ve gergin olmasına rağmen Yulian onları beklemeye karar verdi.
Onlardan şemşirden vazgeçmelerini istemenin büyük bir talep olduğunu biliyordu ama yapabileceği bir şey yoktu, zira kendisinin öğrendiği silah dev kılıçtı.
Ama bir şemşiri ustaca kullanabiliyorlarsa, dev kılıcı da oldukça çabuk kavrayabileceklerini düşündü. Tek umudu buydu.
‘Acaba kaçı gelecek…’
Yulian, savaşçıların dağılmasını izlerken merak etti.
Ve işte böylece, üç gün geçti.
Sabahın erken saatlerinde Yulian, Savaşçıların Eğitim Alanı olarak kullanılan geniş sahanın ortasına gitti ve gözleri kapalı bir şekilde durdu.
Belinde asılı duran iki dev kılıcın uçları arkasına doğru uzanıyor, çöl rüzgârı saçlarını dalgalandırıyordu.
Yaklaşan ayak sesleri duydu ama gözlerini açmadı. Güneş batana kadar gözleri kapalı bir şekilde öylece durmaya karar vermişti.
Bazen tek, bazen de iki kişinin ayak seslerini duyuyordu ama ortalık genel olarak sessizdi.
Güneşin yakıcı sıcağı tepesinden çekilip akşamın serin esintisi bedenine vurduğunda, gözlerini açtı.
Karşısında, tıpkı onun gibi gözleri kapalı bir şekilde duran onlarca savaşçı vardı.
‘Bir… iki…’
Yulian her birine bakarken farkında olmadan saymaya başladı. Tarifsiz bir his, Yulian’ı neredeyse ağlatacaktı.
Elli yedi kişi.
Açıklama yapmak için yüz kişiyi bir araya getirmişti ve içlerinden en az elli kişiyi saflarına katabilmeyi canla başla umuyordu.
Bunun sebebi, ustalarını terk etmenin onlar için ne kadar zor olacağını bilmesiydi.
Ama yine de bu kadar çok kişi toplanmıştı. Yulian’ın hayalini gerçeğe dönüştürmek için gelmişlerdi. Kendi hayallerini gerçeğe dönüştürmek için…