Kitap 2-1.8 Usta Geri Dönüyor (II)
Onlar Rivolde kabilesinin en batıdaki vahasına vardıklarında, kendilerine daha önceden haber verilmiş olan savaşçılar onları bekliyordu. Glow’un kızı Grace’i olası takipçilerden korumak için oradaydılar.
Dejaine Nellisi vahaya vardığında, Yulian hâlâ yaşamla ölüm arasında gidip geliyordu. Tuma Takaka’nın muhteşem şifa yeteneklerine rağmen, Yulian iyileşecek gibi görünmüyordu.
Kızıl Fırtına savaşçıları ve aile üyeleri, bunun son olduğunu düşünerek korku içindeydi ve yüzleri gittikçe kararıyordu.
“Eğer sevgilim… eğer kocam Yulian ölürse, onun adını alacağım. Evet, onun adını alıp bu kan davasının intikamını on kat daha beter bir şekilde alacağım.”
Grace’in gözleri, yanı başında yatan Yulian’ı izlerken yeniden umutsuzluk dolu hüzünlü bir ifadeye bürünmeden önce ölümcül bir aurayla doluydu. Bunları babası Dejaine Nellisi’ye içinden geçenler olarak döküyordu.
Grace son üç gündür Yulian’ın yanından bir adım bile ayrılmamıştı. Doğru dürüst yemek yiyemiyordu; yediği tek şey meyvelerden sıkılmış birkaç yudum suydu.
Güzel ve parlak saçları kurumuş, düğüm düğüm olmuştu ve o kadar zayıflamıştı ki zaman geçtikçe güçten düştüğü açıkça belli oluyordu.
Dejaine daha fazla dayanamayıp kızını oradan zorla çıkarmaya yeltenecekti ki, Grace’in kendisine bakarak böyle şeyler söylediğini duyunca yapabildiği tek şey durup kızının diyeceklerini dinlemek oldu.
“Onu çöl güneşinin altında yüksek bir direğe baş aşağı asacağım, omuzlarında büyük delikler açıp altına insan eti yemekten hoşlanan bir sürü böcek-ayı bırakacağım. Onu her gün besleyeceğim ve direğin yüksekliğini her gün bir santim alçaltacağım. Onu öldürmeyeceğim. Kanı çekilip ölene dek, ölmesine izin vermeyeceğim.”
Grace’in sözleri o kadar keskindi ki sadece kelimeleriyle birini öldürebilirdi ve Librie’nin çekmesi için korkunç lanetler yağdırıyordu.
Dejaine’i en çok endişelendiren şey ise bu kızının küçüklüğünden beri söylediği şeyleri her zaman yapmayı başarmasıydı. Onun azmine ve ısrarcılığına duyduğu hayranlık yüzünden Grace’in bir erkek olarak doğmasını ne kadar dilediğini başka kimse bilmiyordu.
“Çok zayıf düştün. Yulian’ın uyanması harika olur, ama uyanamasa bile senin bu kadar zayıf düşmen mantıklı değil. Ancak sağlıklı insanlar bir şeyleri başarabilir.”
Dejaine konuşmaya devam ederken Grace başını ona çevirdi.
“İntikam mı? Elbette almalısın. Eğer kızım intikam alması gerektiğini söylüyorsa, intikam almalıyız. Ancak, hiçbir şey yemez ve hiç uyumazsan, intikamını alacak gücün olur mu? Önce kendine iyi bakmalısın.”
“Baba, haklısın. İntikamımı almak için sağlıklı olmalıyım. Ancak, buna ancak sevdiğimin ölü mü diri mi olduğundan emin olduğumda hazırlanacağım. Şu anda, yüzünü bir an bile görmesem endişeleniyorum… çok, çok endişeleniyorum…”
Grace’in kederini gören Dejaine, kızına yaklaşıp sırtını sıvazlarken sessizce ona sarıldı.
Tam o sırada dışarıdan büyük bir gürültü geldi ve Dejaine dışarıdakilere seslendi.
“Orada bu kargaşaya sebep olan ne oluyor?”
Savaşçılardan biri cevap vermek için dışarıdan koşarak içeri girdi.
“Dışarıda Yulian’ın ustası olduğunu iddia eden yaşlı bir adam ve Pareia kabilesinden Veruna adında biri var.”
“Veruna mı?”
Grace onun Glow Baguna’nın kişisel savaşçısı olduğunu hatırlayarak Dejaine ile birlikte dışarı fırladı.
“Grace-nim!”
Grace çadırdan çıktığında, Veruna onu ilk fark eden oldu ve ona doğru seslendi. Grace başıyla selam verip sordu.
“Veruna-nim, buraya nasıl geldiniz…?”
Veruna, Chun Myung Hoon ile Grace arasında mekik dokuyan bakışlarla cevap verdi.
“Bu kişi sayesinde. Bu Yulian-nim’in eşi, Grace Nellisi-nim… Grace-nim, bu da Yulian-nim’in ustası.”
Yulian’ın ustası hakkında pek çok hikâye duymuş olan Grace, zayıf adımlarla onlara doğru koştu ve Chun Myung Hoon’un önünde başını eğerek konuşmaya başladı.
“Usta, ben Grace Nellisi, size saygılarımı sunarım. Kocamdan sizin hakkınızda pek çok şey duydum.”
Chun Myung Hoon, Grace’e uzun bir bakış attı.
“Sanırım çırağımın en azından kadınlar konusunda şansı yaver gidiyor. Aurasına bakılırsa, bir anka kuşunun aurasına sahip. Yatak odasında bir sorun yaşanacağını sanmam.”
Chun Myung Hoon, yüzünde memnun bir ifadeyle konuşmaya başladı.
“Madem çırağımın karısısın, senle teklifsiz konuşacağım.”
“Elbette, Usta.”
“Şu an çok zayıf görünüyorsun. Epey acı çektiğini duydum. Ancak artık endişelenmene gerek yok.”
Grace nedenini bilmese de Chun Myung Hoon’un konuşmasını duymak onu sakinleştirmişti. Yulian’dan duyduğu onca hikâye yüzünden miydi? O burada olduğuna göre her şeyin düzeleceğini hissetmişti.
Yulian sık sık Grace’e Chun Myung Hoon’dan bahsederdi. Çoğu zaman ustasının acımasızlığı hakkında konuşsa da Grace, bu sözlerin ardına gizlenmiş derin hayranlık ve güven duygusunu herkesten iyi biliyordu.
“Usta, bu Grace sizinle tanışmakla bile huzur buldu.”
Chun Myung Hoon, Grace’in tavırlarından ve sözlerinden memnun kalarak tekrar gülümsedi.
“Peki, Yulian nerede?”
“Barakada… zehir yüzünden şu an yaşamla ölüm arasında gidip geliyor. Çöl zehri olmadığı için herkes çaresizce izliyor… Usta, yapabileceğiniz bir şey var mı?”
Chun Myung Hoon konuşurken şaşırmış bir ifade takındı.
“Gidip bir bakalım.”
Chun Myung Hoon barakaya girdiğinde, Yulian gerçekten de ölü gibi yatıyordu. Beş yıldır görmediği çırağını bu halde gören Chun Myung Hoon son derece mutsuz oldu ve kaşlarını çattı.
“Ne kadar oldu?”
“Yaklaşık on gün. Bu süre zarfında panzehir bulmak için çok uğraştık ama hiçbir şey işe yaramıyor gibi. Usta…”
Grace yanında huzursuzca cevap verirken, Chun Myung Hoon kollarını sıvadı ve Yulian’ı oturur pozisyona getirdi. Ardından ellerini Yulian’ın sırtına ve göğsüne koydu, sonra kaşlarını daha da çattı.
Zehir ana akupunktur noktalarına girmiş ve kalbine sızmaya başlamıştı.