Demirci yorgundu. Pareia kabilesine ait en büyük vahada iki demirci vardı ama Genç Glow yardım için sürekli ona geliyordu. Aslında bu mantıklıydı; çünkü diğer demirci kılıçları onarmak ve bilemekten sorumluyken, Şemşirleri yapmak onun göreviydi. Yulian’ın onu bulmaya gelmesi akla yatkındı.
Genç Glow’un istediği şey devasa bir kılıç dövdürmekti. Birkaç gün boyunca sürekli darlanmasının ardından demirci nihayet diğer her şeyi bir kenara bırakıp Genç Glow’un kılıcı üzerinde çalışmaya karar verdi.
Genç Glow’un ne istediğini ilk duyduğunda, bu istekler ve gereksinimler kulağa o kadar çılgınca gelmişti ki, bir çocuğun şakasına kurban gittiğini sanmıştı. Sadece iki metreden uzun bir namlu istemekle kalmıyor, aynı zamanda kılıcın tamamen dökme demirden dövülmesini de istiyordu. Demirci birazcık çaba sarf etse namlunun, kabzanın ve bağlantı noktasının içindeki metalin bir kısmını kazıyarak silahı daha hafif hale getirebilirdi. Ancak Genç Glow bunu bile istememişti.
‘İki metreden uzun, dökme demirden yapılmış çift elli bir kılıç…’
Demirci, dünyada ne tür bir savaşçının bu kadar ağır bir kılıcı savaş alanında taşıyabileceğini merak ediyordu. Eğer böyle bir savaşçı varsa, bu kesinlikle en az bir kez tanışmak isteyeceği biriydi. Ama böyle bir savaşçı olsa bile, bu kılıcı göğüs göğüse çarpışmalarda belki idare edebilirdi, fakat çölün Pirma savaşlarında muhtemelen hiçbir işe yaramazdı.
“Bu kılıcı tam olarak nasıl kullanmayı planlıyorsunuz?”
“Bir savaşçının kılıca ihtiyacı olduğunda, bunun tek bir nedeni vardır. Başka ne olabilir ki?”
Yulian sanki çok aptalca bir soru sorulmuş gibi cevap verince, demirci başını iki yana sallayarak karşılık verdi:
“Genç Glow, siz henüz reşit olma törenini bile geçirmediniz. Üstelik bu kılıç türü, yetişkin savaşçıların bile başa çıkamayacağı bir şey. Buna ek olarak, bir Pirma’nın üzerindeyken ayaklarınızdan güç alamazsınız, bu yüzden bu kılıcı savurmanız bile imkansız olur.”
Elbette Yulian da aynı şeyi düşünüyordu ama ustasına güveni tamdı. Ustası “şöyledir” diyorsa öyledir, “böyledir” diyorsa böyledir. Ustasının ondan böyle bir kılıç almasını istemesinin kesinlikle bir nedeni olmalıydı.
“Eğer yeterli demiriniz yoksa bana söyleyin. Gidip evimden birkaç silah getireyim.”
Demirci bunu duyunca sapsarı kesildi ve şöyle cevap verdi:
“Ah, hayır, kastettiğim bu değil! Pareialı bir demirci silah yaparken demiri dert etmez. Savaşçılar demiri getirir ve biz de sadece onları döveriz.”
“O zaman sizden istediğim gibi yapmanızı rica ediyorum. İhtiyacım olmasaydı istemezdim.”
Demirci endişelenmekten başka bir şey yapamıyordu. Böyle devasa bir kılıç yapmak için harcanacak malzemeyle en az dört tane dayanıklı Şemşir yapabilirdi. Demir, kabile için çok değerli bir malzemeydi. Neredeyse yiyecek kadar kıymetliydi. Hal böyle olunca demirci, kulağa şaka gibi gelen bir şey için bu kadar çok demir kullanıp kullanmaması gerektiği konusunda endişelenmeden edemedi.
Uzun süre düşündükten sonra demirci kabul etti. Ne de olsa o, herkesin büyük beklentileri olduğu Genç Glow’du.
“Pekala. Ama ona çok iyi bakacağınıza söz vermelisiniz.”
“Bunun için endişelenmenize gerek yok.”
Yulian gülümseyerek ve halinden memnun bir şekilde geri döndü; demirci ise dövme işlemine başlamaya hazırlanmadan önce kollarını esnetti. Dökme demirden yapılmış böyle bir silahı çekiçlemek bile çok zordu. Tüm zorluklara rağmen dev kılıç, Yulian’ı tatmin edecek şekilde birkaç gün içinde tamamlandı. Yulian kılıcı teslim almaya geldiğinde, onu ancak yavaşça sürükleyerek çıkarabildi.
Tamamı demirden yapıldığı için ağırlığı hiç şaka değildi. Ağırlığı rahatlıkla 50 kilogramın üzerinde olduğu için Yulian’ın pek çok endişesi vardı. Ustasının ona nasıl öğreteceği konusunda kaygılanıyordu.
“Sanırım önce kol gücümü artırmam gerekecek. Bu kılıcı herhalde daha sonra kaldırabileceğim?”
Yulian kafasında pek çok düşünceyle nihayet Paoe’sine vardı. Kılıcı Chun Myung Hoon’a gösterdiğinde, ustası şöyle dedi:
“Sağlam görünüyor. Sürüklemeyi bırak da kaldır şunu.”
Ustasının sözleri üzerine Yulian dev kılıcın kabzasını kavradı.
“Haaaaaaa!”
Yulian karın kaslarını sıkarak ve iki dirseğini bacaklarına dayayarak kılıcı zar zor yukarı kaldırabildi. Bu gerçekten şaşırtıcıydı. Tamı tamına 50 kilogramı kaldırmıştı.
Fakat Chun Myung Hoon’un yüzünde kafası karışmış bir ifade vardı.
“Sevgili müridim, ne yapıyorsun sen?”
Yulian şaşkınlık içinde ustasına baktı.
“Hı?”
“Sana ne yaptığını sormadım mı?”
“Usta, kılıcı kaldırmamı söylemedin mi?”
“Evet, söyledim.”
Chun Myung Hoon cevap olarak başını salladığında, Yulian şaşkın bir bakışla karşılık verdi:
“İşte ben de bu yüzden onu kaldırıyorum.”
Chun Myung Hoon, Yulian’ın yanına geldi ve Yulian’ın ellerindeki kılıcı tek eliyle kolayca kaldırıverdi.
“Kılıç, tek elinle kaldırman gereken bir şeydir.”
“Ama bu çift elli bir kılıç?”
“Eğer tek elinle kaldırırsan tek elli kılıç olur. İki elinle kaldırırsan çift elli kılıç olur. Bu nasıl bir ayrımdır böyle? Üstelik, benim dövüş sanatlarım kılıcı tek elinle tutmanı gerektiriyor.”
Yulian kendini toparlamadan önce Chun Myung Hoon’a şok içinde baktı.
“Bunu tek elimle kaldırmamı mı söylüyorsun?”
“Bir sorun mu var? Az önce kılıcın tek elle tutulması gerektiğini söylemedim mi? Eğer iki elini kullanacaksan neden kılıç kullanasın ki? Git mızrak ya da sırık kullan.”
Yulian, Chun Myung Hoon’un elinde oyuncak edilen kılıca sadece boş boş bakakaldı. Ustası sanki ahşap bir sopayı savuruyormuş gibi, zerre efor sarf etmiyor gibi görünüyordu.
“Ağırlığı gayet yeterli. Eğer gerçekten iki elini birden kullanmak istiyorsan, sana iki kılıcı nasıl kullanacağını öğretebilirim. Şimdi düşününce, iki dev kılıcı birlikte kullanmak kulağa o kadar da fena gelmiyor.”
Yulian’ın gözleri karardı, ardından gülümseyip Chun Myung Hoon’a cevap vermeye yeltendi. Ağzını açmadan önce ne diyeceğini ciddi ciddi düşündü.
“Eğer iki dev kılıç kullanırsam, daha çabuk yorulmaz mıyım ve kollarım uzamaz mı?”
“Onu kullanacak olan sensin, ben değil. Benim böyle şeyleri dert etmeme gerek var mı ki?”
Yulian, Chun Myung Hoon’un bu cevabı karşısında kısa süreliğine düşünce silsilesini kaybetti. Bu ustasını gerçekten bir türlü çözemiyordu.
“Ciddi değilsin, değil mi?”
“Bunu sana peşinen söyleyeyim. Ben şaka yapan biri değilim. Vakit nakittir.”
Yulian içten içe gerçekten ağlamak istiyordu.