Bir ay daha geçti ve Chun Myung Hoon, Yulian’ı yanına çağırarak sordu:
“Neden dövüş sanatlarını öğrenmek istiyorsun?”
Chun Myung Hoon’un nazik ifadesine ve şefkatli gözlerine bakan Yulian hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
Yulian, annesinin vefat ettiği günden beri bunu düşünüyordu. Bunun ömür boyu sürecek bir hedef mi olacağını yoksa bir süre sonra bu hissin sönüp gideceğini mi bilmiyordu ama bugüne kadar hep aklının bir köşesindeydi.
“Bir savaşçı olmak için.”
“Savaşçı ne demek?”
“Cesur ve güçlü olmalı, halkına ihanet etmeyecek sadakate sahip olmalısın. Çölün tüm erkekleri savaşçı olmalıdır. Bir savaşçının görevi halkını korumak ve saygı duyulma hakkını kazanmaktır.”
“Eğer tüm erkekler savaşçıysa, bu o kadar da özel bir şey değil, öyle değil mi?”
Yulian, Chun Myung Hoon’un sorusu üzerine başını iki yana salladı.
“Ben sıradaki Glow olmaya adayım. Bu yüzden savaşçılar arasında bir savaşçı, özel bir savaşçı olmak istiyorum. Savaşlarda yenilmeyen ve herkesin saygısını kazanmış bir savaşçı. İşte ben böyle bir savaşçı olmak istiyorum.”
Bu kadar genç bir yaşta bile Yulian izlemesi gereken yolu kabullenmiş ve bu yolda ilerlemek için çalışmıştı.
Chun Myung Hoon bu duruma içten içe eğlenmişti. Yulian’ı müridi olarak kabul etmişti ama onun bu tutkusu karşısında biraz şaşırmıştı. Çin’de de dövüş sanatlarını öğrenmek isteyen pek çok tutkulu insan vardı ama bu çocuk daha farklı hissettiriyordu. Chun Myung Hoon onun bakışlarından ve hareketlerinden zehirli, keskin bir aura sezebiliyordu.
‘Buradaki insanların kıyasıya bir hayat mücadelesi verdiğini gördüm ama Genç Glow olarak onun hiçbir eksiği olmamalı. Bu çocuğun böyle zehirli bir auraya sahip olmasına ne yol açtı?’
Chun Myung Hoon, müridinin neden dövüş sanatlarını bu kadar çok öğrenmek istediğini merak etmeye başladı.
“Savaşçı olmak istemenin tek nedeni bu mu?”
“Hayır.”
“Öyleyse?”
Yulian farkında olmadan yumruğunu sıktı. Yumruğunun içindeki parmakları avucuna batmaya başladı ama Yulian acıyı hissetmiyor gibiydi.
“Çöl kanunlarına göre, kan davası cinayet için adil bir nedendir.”
Chun Myung Hoon, Yulian’ın bu cevabı üzerine daha fazla soru sormamaya karar verdi. Sadece asıl nedeni bilmek istemişti. Leb demeden leblebiyi anlamıştı; neler olup bittiğine dair artık oldukça iyi bir fikri vardı.
“Peki, Glow olmak için ne yapman gerekiyor?”
“Başkalarını kendinden öne koymalı ve büyük bir çaba sarf etmelisin. ‘Koşan bir Pirma eninde sonunda sevilir’ diyen bir atasözü vardır. Başkalarından daha fazla çaba göstermeli, oyun oynamamalı ve hatta uyuduğun süreyi bile azaltmalısın. Şimdi zor olabilir ama Glow olduğumda, yapmış olduğum her şeyden büyük bir gurur duyacağım.”
Chun Myung Hoon genç müridinin bu cevabından çok memnun kalmıştı. Yulian’ın yaşlarında bu kadar net bir amaca sahip çok az kişi bulunurdu. Yulian’ın hiç tereddüt etmeden konuşmasından, bu inanca çok uzun zaman öncesinden beri sahip olduğunu anlayabiliyordu.
İyi bir ağaç filizinden belli olurdu. Genel olarak, bu tür insanlar yollarında tereddüt etmeden ilerleme eğilimindeydiler.
“Hadi birkaç şeyi düzeltelim.”
“Neyden bahsediyorsunuz?”
“Kendine değer vermeyi bilmeyen biri Kral olamaz. Sen daha kendi değerini bilmiyorsan, başkalarının ne kadar değerli olduğunu nasıl bilebilirsin? Başkalarından önce kendini düşünmen doğaldır. Muhtemelen önce buna odaklanmak daha iyi olacaktır.”
Yulian anladığını düşündüğü ama yine de kafasını karıştıran bu ifade üzerine derin derin düşündükten sonra cevap verdi.
“Bunu aklımda tutacağım.”
Chun Myung Hoon gülümsedi ve tekrar sordu.
“O savaşçıların kralı olmak için, savaşçılara nasıl liderlik edeceğini de öğrenmelisin, değil mi?”
“Evet!”
Chun Myung Hoon, Yulian’ın cevabı üzerine kısa bir an düşündü ve sordu:
“Büyük bir kılıç var mı?”
“Hı?”
“Büyük bir kılıç.”
Chun Myung Hoon ne demek istediğini tarif etmek için kollarını iki yana açınca Yulian onun neden bahsettiğini anladı.
“Ah, çift elli devasa bir kılıçtan bahsediyorsunuz. Çölde herkes Şemşir kullanır.”
“Şu kavisli kılıçtan bahsediyorsun.”
“Evet.”
“Koşmak ve kesik atmak için iyidir ama toplu kıyımlar için pek uygun değildir. Sana Şemşir’i nasıl kullanacağını ve bazı kılıç sanatlarını öğreteceğim.”
“Silah kullanmayı biliyor musunuz?”
“Elimdeki her şey bir silahtır. Yine de en kolayı çıplak ellerimi kullanmaktır.”
Şemşir’in kullanımı kolay gibi görünebilir ama savaşta ustalaşması zor bir silahtı. Namlusu kavisli olduğu için sıradan savurmalarla kılıcın tam potansiyelini ortaya çıkarmak zordur. Elbette, eğer biri Şemşir’de ustalaşırsa, kesme kabiliyeti bakımından Şemşir kadar etkili başka bir silah yoktur.
Fakat ustası ‘elimdeki her şey silaha dönüşür’ gibi akıl almaz bir iddiada bulunduğunda, Yulian’ın kesinlikle şüpheleri vardı. Silah Ustası, daha önce adını bile duymadığı bir kavramdı.
Yulian’ın gözlerine bakan Chun Myung Hoon, müridinin yeteneklerinden kesinlikle şüphe ettiğini fark ederek gülümsedi.
“Belindeki Şemşir’i bana ver.”
Yulian belindeki Şemşir’i ona uzattığında, Chun Myung Hoon kılıca hızla bir göz attı ve hafifçe savurdu.
Vııııın~
Şemşir’den öylesine net bir rüzgar sesi çıkmıştı ki…
Kılıca parmağıyla vurmamış ya da onu bir yere çarpmamıştı, tek yaptığı onu şöyle bir savurmaktı.
Yulian ustasının hareketlerine odaklanmak için pozisyon almaya çalışırken Chun Myung Hoon sordu:
“Neye böyle dik dik bakıyorsun?”
“Usta, Şemşir’i nasıl kullandığınıza dikkat etmeye çalışıyorum.”
“Zaten kullanmadım mı?”
“Ne?”
Chun Myung Hoon çenesiyle arkasına bakmasını işaret etti. Yulian hızla başını çevirdiğinde ağzı bir karış açık kaldı.
“N… ne zaman?”
Yulian’ın gördüğü şey Paoe’nin girişini kapatan büyük örtüydü. Kumaşın üzerinde dümdüz, kusursuz bir kesik vardı. Dalgalanan yumuşak bir kumaşın üzerinde Şemşir ile böyle bir kesik açmak her savaşçının yapabileceği bir şey değildi. Üstelik ustası bunu en az on adım uzaktayken başarmıştı!
Yulian, ustasının nasıl biri olduğunu bilmesine rağmen ondan şüphe etmeye devam ettiği için kendi kendine kızdı. Ardından koşarak Chun Myung Hoon’un yanına gitti.
“Usta, lütfen bana bunu nasıl yapacağımı öğretin! Hemen şimdi!”
Yulian’ın koluna yapışıp sarkarak yalvarmasını dinleyen Chun Myung Hoon, biraz gerginleşmiş olsa da kendini beğenmiş bir gülümsemeyi saklayamadı. Yulian’ın bu hareketleri ona geçmişte gıpta ettiği bir Usta-Mürit ilişkisini hatırlatmıştı. O müridin de dağ gibi devasa bir cüssesi vardı ve ustası biraz kısaydı.
Her neyse, koluna asılmış, gözleri parlayan heyecanlı Yulian’a baktı, onu havaya kaldırdı ve cevap verdi:
“Çok çalış. O zaman mümkün olur.”
“Evet, Usta!”
Yulian heyecan dolu bir sesle yanıtladı. Artık gerçekten bir şeyler öğrenecekmiş gibi hissediyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, nefes alma yöntemi ya da yürüme yöntemi gibi şeyler çalışırken gerçekten bir şey öğrenip öğrenmediğini tam kestiremiyordu.
Yulian’ın kendi kolundan sarkarken bacaklarını sallamasını izleyen Chun Myung Hoon, bir yandan gülmeye diğer yandan da düşünmeye başladı:
‘Eğer böyle bir kararlılık gösteriyorsa, ben de ona aynı şekilde karşılık vermeliyim. Usta olarak yüzüm ancak o zaman ak olur.’
Chun Myung Hoon temel bilgileri öğretirken Yulian’ı sürekli pataklıyor olsa da, içten içe onun yaşını ve durumunu göz önünde bulunduruyor, dövüş sanatlarını ona yavaş yavaş aşılıyordu. Ama müridi böyle sağlam bir zihniyete sahipse, artık onu kendi seviyesine çıkarabilir ve hakkıyla eğitebilirdi.
‘Nasıl olsa öğreteceksem, bari hakkını vererek, tutkuyla öğreteyim. Kendime ancak o zaman gerçek bir erkek diyebilirim. Evet, eminim ki bir Ustanın görevi de budur.’
Chun Myung Hoon kendi içindeki bu kararı onaylayarak şöyle dedi:
“Önce git demirciyle konuş ve ona büyük bir kılıç yaptır. Ne kadar büyük olursa o kadar iyi. Bir Pirma sürerken hareket edebileceğin sınırda, devasa bir kılıç olmalı.”
“Evet, usta. Peki ya genişliği ve ağırlığı?”
“Bir kılıç ne kadar ağır ve sağlamsa o kadar iyidir.”
“Emredersiniz, Usta.”
Yulian büyük bir coşkuyla karşılık verdi ama ne kadar coşkulu olursa çekeceği acının da o kadar büyük olacağını en çılgın rüyalarında bile hayal edemezdi…