Kitap 2-1.2 Geriye Dönüş (I)
Kızıl Çöl. Kızıl Çöl denen bu yer, bugün bile kızıla boyanıyordu. Kan dökülüyor, pek çok insan toprağa düşüyordu ve daha da fazlası, karşı taraftan daha fazla düşman devirmek için şemşirlerine sarılmış, onları savuruyordu.
Çöl halkı çok barbardı. Özellikle de konu, çölün can damarı olan vahalara geldiğinde, bu barbar doğaları tüm çıplaklığıyla ortaya çıkardı. Bugün çölü kızıla boyayan şey ise on bir vahaya sahip olan Shuarei kabilesinin, yine on bir vahası bulunan Pareia kabilesini işgal etmesiydi.
İki kabilenin daha dün bir ateşkes imzalamış olması sayesinde, Pareia gafil avlanmıştı.
Hazırlıklı olanla olmayan arasındaki bir savaş, aslında çok daha acımasız olur ve çok daha fazla kanın dökülmesine yol açardı.
“Işık’ı yakalayın!”
Shuarei kabilesinin savaşçılar arasındaki savaşçısı, ‘Kanlı Eller’ Venersis, Shuarei savaşçılarına emirler yağdırarak bağırıyordu.
Burası, Pareia kabilesinin en büyük vahasıydı.
Shuarei kabilesi hazırlanıp anında işgal etmek için daha fazla sayıda savaşçı getirmişti, ancak Pareia kabilesinin savaşçıları onlara karşı iyi bir savunma yapıyordu. O kadar ani bir baskındı ki kargaşa içinde savaşıyorlardı, fakat Pareia’nın en büyük vahasını koruyan savaşçılar olarak unvanlarının hakkını vererek yiğitçe karşı koyuyorlardı.
Ancak ‘Kanlı Eller’ Venersis birliğe liderlik ediyordu ve Çöl Kılıcı olarak bilinen savaşçı tugayı, Pareia savaşçılarının başa çıkamayacağı kadar güçlüydü. Çöl Kılıcı dosdoğru yarıp geçerken savunma yapamadılar.
O tek saldırı hattı, Pareia’yı delip geçiyordu.
“Savunun! Pareia’nın Anası’nı koruyun!”
Pareia savaşçıları yaralandıklarını umursamadan Shuarei kabilesinin hücumunu savunmaya çalıştılar, ama sonunda sadece canlarından oldular.
Çok geçmeden Venersis, Pareia kabilesinin en büyük otağını buldu ve çok sayıda savaşçıya önderlik ederek içeri daldı.
Ancak istedikleri gibi Pareia’nın Işık’ı, ‘Merhametli Göz’ Baguna Provoke’u bulamadılar. Onun yerine buldukları tek şey, ilk karısı, Pareia’nın Anası olan ‘Güzel Dilber’ Mairez’di.
Mairez, düşman Venersis’le cesurca yüzleşti. Bir elinde bir şemşir vardı.
Venersis, şemşirini tutmadan bağırdı.
“Mairez, benim gibi savaşçıların savaşçısı bir adam, senin gibi bir kadına nasıl saldırabilir? Lütfen barışçıl bir şekilde gel ve teslim ol!”
Mairez, Venersis’in haykırışına karşılık başını iki yana salladı ve şemşirini ona doğrultarak cevap verdi:
“Daha dün bir ateşkes yaptık, ama bir gün sonra sözünüzden dönüp vahamızı işgal ediyorsunuz. Savaşçı olmayan birine esir düşemem.”
Bir çöl savaşçısı asla kadınlara veya çocuklara saldırmazdı.
Bir kabilenin her üyesini öldüremedikleri sürece, bu her iki taraf için de daha iyi bir seçenekti.
Bu, tüm çöl kabilelerinin yazısız bir kuralıydı. Silah kuşanmak ve savaşırken kan dökmek sadece savaşçılara mahsustu.
Yine de esir alırlardı. Ama esir alınanlar bile bunu utanç verici bulmazdı. Savaşçılar tarafından yakalanmaya karşı yapabileceğiniz bir şey yoktu. Bu yüzden hepsi barışçıl bir şekilde esir alınmayı kabul eder ve aileleri ile kabileleri onları geri almak için fidyeyi ödeyene kadar esirleri ve köleleri olarak itaat ederlerdi. Tüm çöl kabilelerinin aynı ailenin bir parçası olduğuna inandıkları için, hiçbir kabile esirlerine insanlık dışı muamele etmezdi.
Ancak Mairez, Venersis’in esir alınma talebini kabul etmedi. Durum farklıydı.
Venersis bir savaşçı gibi davranmamıştı. Dünkü ateşkesi bozup bugün işgal ettikleri için, Mairez’in söylediklerinde ya da düşündüklerinde hiçbir yanlışlık yoktu.
Mairez otuzlarının ortasını geçmiş olmasına rağmen hâlâ güzel ve gururluydu. Bir zamanlar tüm çölün en güzel kadınıydı ve kadınlar arasında pirmaya (ÇN: Grace sürüm 1.0) en iyi binen oydu. Pek çok savaşçının göz koyduğu bu kadın ‘Merhametli Göz’ Baguna ile evlendiğinde, hayal kırıklığına uğrayan birçok savaşçının arasında Venersis de vardı.
O kadın tarafından azarlanmak, Venersis’in içten içe utanmasına neden oldu.
Bunu Işık’ın emri olduğu için kabul etmişti, ama bu tür bir entrika ne ona uygundu ne de bunu iyi bir şey olarak görüyordu.
Tıpkı Mairez’in de belirttiği gibi, o bile sözünü tutamayan savaşçılara saygı duymak gerekmediğini hissediyordu, bu yüzden bir süre hiçbir şey yapamadan öylece durdu.
“Eğer sen de gururlu bir savaşçıysan, adamlarını al ve git! Gitmezsen, o gururlu adın, o ‘Kanlı Eller’ adın yok olacak.”
Mairez’in cesurca haykırışını dinleyen Venersis, konuşmaya başlamadan önce içinden bir ah çekti.
“Işık’ın emirlerine uymak da bir savaşçının görevidir. Mairez, bugün kabilemizin esiri olmak zorundasın.”
“Gökten kum yağması gerek!” (Çöldeki en olanaksız şey). [ÇN: Yani, SAÇMALIK!]
“Ben, Mairez, gururunu yitirmiş bir savaşçıya esir düşme utancını istemiyorum.”
Mairez, sanki bu bir küfürmüş gibi konuştu ve şemşirini Venersis’e doğru savurmaya başladı.
Mairez kadınlar arasında bir savaşçı olarak bilinirdi, ama tüm çölde büyük bir savaşçı olarak tanınan Venersis’in kıyafetine bile nasıl dokunabilirdi ki?
Venersis şemşirini kalçasında tutarak onu çıplak elleriyle yakalamak için vücudunu hareket ettirdi.
‘Böyle bir şeye başvurmadan bile Pareia’nın büyük vahasını kolayca ele geçirebilirdim. O zaman Mairez de esirimiz olmayı kabul ederdi… ah Işık, Işık, benim adımı, Venersis’in adını çok, hem de çok kirletiyorsun.’
Venersis içinden hayıflanırken şemşiri tutan elini yakalamaya çalıştı. Birkaç denemeden sonra, şemşiri tutan sağ bileğini yakalamayı başardı ve tam o an onu zorla tutup hareket edemez hale getirmeye çalışıyordu.
“Senin esirin olacağımı mı sanıyorsun!”
Mairez, kalçasındaki kısa bir hançeri çıkarıp kendi göğsüne saplarken yüksek sesle bağırdı.
“Ah!”