Kitap 1-7.4 Komplo (III)
Grace ve Pere telaşa kapılmıştı. Bunun sebebi Pere ve Yulian’dı; bu iki adamın ağırlığı, pirmalarının hızını peşlerindeki savaşçılarınkine kıyasla epey yavaşlatıyordu. Neyse ki bu Yulian’ın pirmasıydı; başka hiçbir pirma onlar gibi iki iri adamı taşırken bu şekilde koşamazdı.
Peşlerindeki savaşçılar, kabileye yönelmelerini engellemek için onları akıllıca tek bir yöne doğru sıkıştırıyordu.
İkili, arkalarından yağan şemşirlerden kaçınmak için pirmaları yönlendirirken kan ter içinde kalmıştı. Başından beri tehlikeyi göze alıp kabileye doğru koşmadıklarına pişman oluyorlardı.
‘Yapabileceğimiz hiçbir şey yok mu?’
Umutsuzluk kelimesi Grace’in zihninde belirmeye başlamıştı. O bunu düşünürken, Yulian ve Pere’yi korurcasına arkalarından gelen Grace, savaşçıların şemşirleriyle defalarca yaralanmıştı.
Onu bu halde gören Pere bağırmaya başladı.
“Onları oyalamak için elimden geleni yapacağım, yenge, sen kabileye dönüp durumu anlatmalısın. Eğer bunu başarabilirsek… ah!”
Üzerlerine doğru gelen bir başka şemşirle Pere konuşmayı kesti ve tüm enerjisini pirmasını ve bedenini korumak için kullandı.
Pere’nin sözlerini dinledikten sonra Grace, böyle devam ederlerse ikisinin de öleceğini fark etti ve konuşurken başını salladı.
“O halde… pirmayı Rivolde’ye doğru sür. Ben de yakında takviye kuvvetlerle peşinizden geleceğim…”
Pere başını sallayıp pirmasını güneye çevirdi ve tekrar dörtnala koşmaya başladı.
“Lütfen ağabeyime iyi bak.”
“Sen de kendine iyi bak yenge.”
Pere, Grace’e bugünden önce hiç “yenge” dememişti.
Bu gayet doğaldı, zira ağabeyine bile “abi” demezdi, ama şimdi “yenge” kelimesi ağzından düşmüyordu.
Onların ayrıldığını gören savaşçılar da Grace ve Pere’nin peşine düşmek için iki gruba ayrıldı.
Yeni bir uzun soluklu kedi fare oyunu başlamıştı.
“Aptal bir zehre yenilme. Ben, Pere, hayatımda ilk defa sana gerçekten hayranlık duyarken ölecek misin?”
Pere, pirmanın üzerinde ilerlerken bağırmaya devam etti. Yola devam etmek için kendini yüreklendiriyordu.
Yulian’ın, babalarının pao’sunda bahsettiği hayalleri, cesareti ve tutkusu…
Bu, o ana dek çok uzak görünen Yulian’ın zihninde bir ağabey olarak yakınlaşmaya başladığı andı. Onun gibi gururlu birinin bile yenilgi hissini tattığı ilk andı.
Hayallerinin seviyesi arasında dağlar kadar fark vardı.
Pareia’nın Işığı olarak onun hayali kabileyi korumak ve daha da güçlendirmekti. Basit bir hayaldi bu. Ama ağabeyi farklıydı.
Her şeyi düşünmüş gibi görünen ağabeyinin tüm sorularına cevap verişini izlemek, Pere’nin, onun bu hayali uzun zamandır planladığını fark etmesini sağlamıştı.
Bu, onun kalbinde bir ateş yakmıştı.
Hatta bir anlığına, ağabeyiyle birlikte çalışırsa bunu başarabileceklerini düşündü. Hayır, başarabileceklerinden emindi.
“Eğer böyle ölecek olursan, bana ne olacak? Seni yenmek için döktüğüm onca tere ve kana ne olacak?! Bunu yenmelisin! Sen başarana kadar bu Pere, ağabeyimi koruyacak! Söz veriyorum!”
Pere’nin gözlerinden sıcak yaşlar boşanmaya başladı. Bunlar hem ağabeyinin düşüncelerini ancak şimdi anladığı için döktüğü pişmanlık gözyaşları, hem de mevcut durumun adaletsizliğine karşı duyduğu kederin gözyaşlarıydı.
Pere, yorgunluktan kaybettiği fiziksel gücünü geri kazanmaya başladı. Ne de olsa o, ilahi güçlerle doğduğu söylenen Pere’ydi.
Eğer Yulian, Chun Myung Hoon’dan dövüş sanatlarını öğrenmemiş olsaydı, Pareia’nın en büyük savaşçısı Pere olurdu.
Batı’nın Savaş Tanrısı Venersis’e karşı savaşacak kişi de Yulian değil, Pere olurdu. Pere, Baguna’nın bu bilgiyi Chun Myung Hoon’la paylaşmasına neden olacak kadar muazzam bir güçle doğmuştu.
Aksi takdirde Chun Myung Hoon, Pere’nin gücüne şaşırıp onu uzun süre öğrencisi olarak almayı düşünür müydü hiç?
Görünüşe göre Pere’nin ilahi gücü, onlar yaşamla ölüm arasındaki bu yola düştüklerinde hem kendi hayatını hem de ağabeyininkini kurtarmak için var gücüyle çalışıyordu.
Peşindeki savaşçıların şemşirlerine kendi şemşiriyle vurup onları ikiye ayıracak kadar gücü vardı.
Pere’nin vücudundan yayılan ölümcül aurayı hissettiklerinde, peşlerindeki savaşçılar bir korku dalgasına kapıldı ve daha da önemlisi, pirmaları ürkerek kontrolden çıktı.
Pere bu anı kullanarak peşindeki savaşçılarla arasına başarılı bir şekilde mesafe koydu.
Rahat bir nefes aldıktan sonra Pere, Yulian’ın durumuna bir göz attı. Yulian’ın yüzü koyu maviye dönmüştü.
Çölde pek çok zehir türü vardı.
Çöl, sayısız bitkinin, canavarın, hatta böceklerin ve kumun bile zehirli olabildiği bir yerdi.
Ancak birini zehirle öldürmek hor görüldüğünden, bu pek sık yaşanmazdı.
Şamanlar zehri büyülerinde veya şifa için kullansalar da, savaşçıların zehir kullandığına dair bir örnek yoktu.
Savaşçıların zehir kullandığı görülen tek zaman, bazı canavarların icabına bakmaya gitmeden önce silahlarını zehre buladıkları andı.
Gururları yüzünden hepsi, kullanmak için hiçbir çaba sarf etmedikleri zehir gibi bir şeye bel bağlamadan, kabilelerini kendi yetenekleriyle korumak isterdi.
Güçlü bir savaşçının zayıf bir savaşçıyı yenmesi normaldi, ancak kabile, zayıf bir savaşçının zehir kullanarak daha güçlü bir savaşçıyı yenmesini kabul edemezdi.
İşte bu yüzden Pere’nin zehirler hakkında pek bir bilgisi yoktu.
Yulian’ın ne tür bir zehirden muzdarip olduğunu, hatta onu nasıl tedavi edeceğini bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Nereden bilebilirdi ki? Daha önce ne zehir kullanmış ne de zehirlenmişti.
Eğer biri zehirli bir yılan veya akrep tarafından ısırılırsa, bölgenin etrafını kesip kanı emersin. O kadarını biliyordu, ama ağabeyi zehri içtiğine göre, onun boynunu mu kesmesi gerekiyordu?
“Ağabey, ne yapmalıyım? Bu durumla nasıl başa çıkacağım? Ağabey, bir şey yap! Bu Pere seni koruduğuna göre, sen de bu zehri yenmelisin!”
Pere, Yulian’ın bacağını kavradı ve hüsranla bağırmaya başladı.
“Uhh……”
Pere’nin sözleri ona ulaşmış mıydı? Yulian, kafatasını çatlatacakmış gibi bir ifadeyle kaşlarını çatmadan önce bir inilti koyuverdi.
Yulian tüm gücünü kullanıyordu. Bilincini kaybetmiş sahibini korumak için, Yulian’ın vücudu kendi kendine çalışarak bedenine işlemiş olan içsel güç ‘naegashimbup’ı kullanıyor ve zehrin kalbine ulaşmasını zar zor engelliyordu.
Bu Chun Myung Hoon olsaydı, biri uykusunda ona zehir içirse bile uykusunda gülebilir ve içsel enerjisi zehri ağzından ya da parmak uçlarından dışarı atardı, ama Yulian’ın sınırı zehrin kalbine ulaşmasını engellemekten ibaretti.
Bu, Yulian’ın Pere’nin bağırışlarından ve samimiyetinden etkilendiğini göstermesi gibi bir şey değildi; daha çok hayatta olduğunu ona bildirmek için bilinçaltı bir tepkiydi.
“Ağabey!”
Pere, Yulian’ın inlemesiyle büyük bir sevince kapılıp onu sarsmaya başladı. Bu çok tehlikeli bir hareketti. (Ç.N.: Tabii ki, kim yaralı birini sarsar ki…) Dörtnala giden bir pirma üzerinde meditasyon yapmaktan bile daha tehlikeliydi.
Brrrrrrrrr.
Yulian’ın bedeni anında titremeye başladı.