Kitap 1-5.2 Kızıl Fırtına Savaşçıları ile Mücadele
Haisha, kollarını iki yana açmış bir halde yerde yatarken yalnızca gözlerini kırpıştırabiliyordu. O an ne olduğunu aklı almıyordu.
Yulian bir anda Haisha’ya doğru atılmış ve güçlü bir omuz darbesiyle onu havaya uçurmuştu.
Elbette Yulian’ın kendilerinden daha güçlü olacağını tahmin ediyorlardı, ancak hiç kimse onun, Kızıl Fırtına’nın en yetenekli savaşçılarından biri olan Haisha’yı tek bir basit hareketle alt edebileceğini hayal dahi edemezdi.
Yulian, Haisha’yı kumların üzerinden kaldırırken konuştu.
“Çift elli kılıç son derece güçlü ve uzun menzilli bir silahtır, lakin hepinize düşmanın kılıcın etkili menzilini aşmasına izin vermemenizi söylememiş miydim? Ve o kısa tereddüt… Sanırım kılıçları bırakıp bırakmamayı düşünüyordun, değil mi?”
Haisha, yerden kalkmak için Yulian’ın elini tutarken başını evet anlamında salladı. Kuma düşmenin şokuyla başı hâlâ zonkluyordu.
“Elbette kılıçlarını bir kenara atıp yumruk dövüşüne girmeliydin. Benim silahım da bir çift elli kılıç değil mi?”
‘Kimse bu kadar çabuk tepki veremez.’ Haisha, Yulian’a bunu söylemek istiyordu ama Yulian nerede yanlış yaptığını anlatmaya devam edince buna fırsat bulamadı.
Kızıl Fırtına savaşçılarının cehennem gibi başlangıç eğitiminin üstesinden gelmelerine yardımcı olan deyişlerden biri şuydu: ‘Yulian yapabiliyorsa, ben de yapabilirim.’
“Sıradaki.”
Yulian, düşüncelere dalmış Haisha’nın yanından geçerken bağırdığında, savaşçılar birbirlerine bakmaya başladılar. Hepsi Haisha’nın tek bir darbeyle nasıl savrulduğunu görüp endişelenmişti.
“Hepiniz korktunuz mu? Az önceki özgüveninize ne oldu? Bugün size Kızıl Fırtına’yı neden kurduğumu ve eğittiğimi göstereceğim. Hem de en şiddetli şekilde. Ben yedi yıldır eğitim alıyorum; en azından birazcık farklı olmam gerekmez mi?”
Yulian’ın kendilerini kışkırttığını biliyorlardı ama yine de bu hakaretler hepsini ateşlemişti.
“Önce ben.”
“O zaman, önce ben.”
Birkaç farklı savaşçı öne çıktı.
“İlk darbeyi size bırakıyorum. Gelin bakalım.”
Yulian’ın sözleri üzerine savaşçılar tüm güçleriyle saldırdılar. Sonuç…
Güm.
Uçan savaşçılar.
Güm.
Düşen savaşçılar.
Art arda on savaşçı kılıçla değil, yumruklarla, omuzla ve kafayla darbe almıştı. Yulian’ın yüzü bir gülümsemeyle kaplıydı.
Savaşçılar var güçleriyle saldırmaya devam ettiler ama sonuçlar aynıydı.
Bazı savaşçılar, tüm güçleriyle saldırdıklarında karşılaştıkları hezimeti düşünerek kılıçlarını savunmaya odaklanarak savurdular. Yulian bu durumlarda ise ezici bir güçle kılıcını savurarak onları bastırdı.
‘Şaşkınlıktan dilim tutuldu.’
Haisha, Yulian’ın bir saat içinde biri hariç tüm savaşçıları yenmesini sağlayan saldırganlığına ve görkemine inanamıyordu.
“Sonuncusu bu mu?”
Yulian, geriye kalan son savaşçı Thrint’e bakarken kaygısızca güldü.
Thrint, çift elli kılıcını sıkıca kavrayıp Yulian’a gözlerini dikerek yavaşça ilerledi.
‘Normal bir yöntem kullanırsam, şu an Yulian-nim’e rakip olamayacağımı biliyorum. Haisha için de durum buydu, hatta aramızdaki en güçlülerden olan o geveze Triquel ve Shubeon için bile. Hepsi tek bir darbeyle savruldu. Eğer buna bir eğitim gözüyle bakarak saldırırsam, benim de sonum aynı olacak.’
“Diğerlerinde olduğu gibi, ilk darbeyi sana bırakıyorum. Tereddüt edersen, kılıcı yersin.”
Yulian, kılıç darbelerinden dolayı acı içinde kıvranan savaşçılara bakarak bunu söyledi. Thrint ise saldırmak için tüm savaşçı ruhunu topladı.
‘Burası bir savaş alanı. Bütün Kızıl Fırtına’nın tek bir kişi tarafından yok edildiği utanç verici bir durumdayız. Öleceksem de, en azından bir kolunu, o da olmazsa bir parmağını yanımda götüreceğim.’
Thrint kendi düşüncelerini bastırmaya başladı. Zihin bastırılırsa, beden de onu takip ederdi.
Thrint, özsaygısı yüksek ve son derece gururlu olduğu için herkesten daha sıkı antrenman yapmıştı. Bu sayede, zihnin bedeni kontrol ettiğini öğrenmişti.
Ve zihninin kontrolü, onu şimdiye kadar hiç hayal kırıklığına uğratmamıştı.
“Huuuu~ Huuu~”
Thrint, dönüşmeye başlarken derin nefesler alıyordu.
“Hmm?”
Thrint’in dönüşümünü ilk fark eden, hassas bir şekilde tepki vermeye başlayan Yulian oldu.
‘Bu bir ölüm aurası mı?’
Yulian’ın şaşırdığı o anda, Thrint iki çift elli kılıcını kaldırıp Yulian’a doğru saplamaya başladı.
“Ne!”
Yulian, Thrint’in hızından çok ölüm aurasına şaşırmıştı. Vücudunu savurarak çift elli kılıçların hedefi şaşırmasını sağladı ve dönerek dirseğiyle Thrint’in omzuna vurdu.
“Ah!”
Thrint, omzundaki güçlü darbeyle acı bir feryat atsa da kılıcını bırakmadı ve vücudunu çevirip Yulian’a tekrar savurdu.
Yulian, Thrint’in bu tek saldırıyla yere yığılmasını beklemişti. Thrint düşmek yerine tekrar saldırınca, Yulian hazırlıksız yakalandı ve saldırıyı savuşturmak için çift elli kılıcını kullanmak zorunda kaldı.
“Oh!”
Sanki diğer savaşçıların tezahüratlarından güç alıyormuş gibi, Thrint çift elli kılıcını hızla savurmaya ve Yulian’a saldırmaya devam etti.
“Seni öldüremezsem, ölen ben olurum,” zihniyetiyle saldırıyordu.
Thrint’i yaralamamak için Yulian, onun her bir saldırısını kılıcıyla savuştururken, onu devirmek için de ayaklarını ve kılıcının yassı tarafını kullanıyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, Thrint sanki “bu tür hafif saldırılar beni asla deviremez” dercesine Yulian’a saldırmaya devam etti.
Thrint’in ölüm aurası büyümeye devam ettikçe, Yulian bu şekilde devam edemeyeceğini hissetmeye başladı.
Kızıl Fırtına’nın güçlü savaşçıları arasında Thrint, daha en başından beri Yulian’ın gözüne çarpan biriydi.
Ne Haisha gibi kılıçta isabete odaklıydı ne de Triquel gibi hızlıydı.
Bu, Shubeon gibi çevik olduğu anlamına da gelmiyordu, ama onun, diğer her şeyin üstesinden gelebilecek zihinsel bir inadı vardı.
Thrint, tıpkı kendisinin Chun Myung Hoon ile ilk eğitime başladığı zamanki gibi, antrenmanlarına son derece sadık bir savaşçıydı.
Haisha aracılığıyla Thrint’in çok konuşmadığını ve son derece soğuk olduğunu biliyordu, ama şaşırtıcı bir şekilde bu durum, savaşçı arkadaşlarının ona karşı bir güven duymasını sağlamıştı.
‘Ne tür bir yöntem kullanmalıyım? Bu, eğitimden kazandığı bir güç değil. Çok mu güçlü bir zihni var?’
Ama durum bu değildi. Bu, kişinin kendi bedeninin sınırlarını aşmasıydı. Bu, gelecekte onun için bir eksi olacaktı. Tıpkı yürümeyi yeni öğrenmiş bir bebeğin koşmaya çalışması gibiydi.
“Dur!”
diye bağırdı Yulian, ama Thrint sanki onu duymamış gibi saldırmaya devam etti.
Gözleri kan çanağına dönmüştü ve vücudundaki tüm kaslar titriyordu, ama hâlâ başlangıçtaki gibi hareket etmeye devam ediyordu.
Mantığını yitirmişti ve bir Çılgın Savaşçı gibi kılıcını Yulian’a savuruyordu.
Yulian buna daha fazla izin veremeyeceğini biliyordu ve Thrint’in kollarını açığa çıkarmak için gelen bir saldırıyı sertçe savuşturdu. O anda içeri daldı ve Thrint’in yakasına yapıştı.
“Kendine gel Thrint.”
Thrint, Yulian’ın tutuşundan kurtulmaya çalışırken, Yulian onun iri cüssesini havaya kaldırdı.
“Gıh… gııııııh.”
Thrint nefes alamıyordu. Acı içinde kılıçlarını düşürdü ve iki eliyle Yulian’ın bileklerine yapıştı, ama Yulian’da en ufak bir hareket yoktu.
“Kendini kandırarak hareket etmeye zorlamak, gücünü geliştirmene hiç yardımcı olmaz. Bu tür bir zihniyeti gerçek savaşlara sakla. Aksi takdirde, gerçekten de bir Çılgın Savaşçı olup çıkarsın!”
Yulian, Thrint’in bedenini fırlatırken bağırdı.
Shubeon şok içinde hızla Thrint’in yanına koştu ve onu tokatlamaya başladı.
“Thrint, Thrint, uyan.”
Thrint’in yukarı kaymış göz bebekleri normale döndü.
“İyi misin?”
Shubeon’un sorusu üzerine Thrint hızla ayağa kalkıp etrafına bakındı.
“Thrint, ne olduğunu hatırlamıyor musun?”
Yulian yanına yaklaşıp sorduğunda, Thrint başını evet anlamında salladı.
“Kısa sürede kendini iyi kandırmayı başarmışsın. Ama bir dahaki sefere bu yöntemi asla kullanma. ‘Bunu yapabilirim. Bunu yapabilirim,’ diye tekrarlamak kesinlikle yardımcı olur, ama ne olduğunu bile hatırlamayacak kadar aklını kaybetmenin sana hiçbir faydası yok.”
Yulian, sanki Thrint’in ne tür bir yöntem kullandığını anlamış gibi konuşuyordu. Kendisi de bir zamanlar o yollardan geçmişti.
“Yulian-nim, özür dilerim.”
Thrint başını eğip özür dileyince, Yulian onun omzunu sıvazladı ve herkese dönerek konuştu.
“Ustam sık sık, anlamadığım ‘Guayoubulgup’ adında bir deyiş kullanırdı. Bunun, aşırılığın yetersizlikten daha kötü olduğu anlamına geldiğini söylerdi. Ne kadar çok antrenman yaparsanız vücudunuz o kadar güçlenir, zihinsel gücünüz de öyle. Ancak, belirli bir noktayı geçerseniz, bu durum yıkımla sonuçlanır. Bana kendi sınırlarımın ötesinde antrenman yapmamamı söylüyordu.” (Ç.N: Orijinal metinde bu ifadenin çevirisinin zor olduğu, bu yüzden olduğu gibi bırakıldığı belirtilmiştir.)
Tüm savaşçılar Yulian’a bakıyordu.
“Ustam benim sınırlarımın ne olduğunu biliyordu, ama ben henüz başkalarının sınırlarını görebilecek bir seviyede değilim. Bunu kendi başınıza çözmelisiniz. Zihnin bedeni kontrol ettiğini söylerler, ama sınırınızı aşarsanız, bu sefer bedeniniz zihninizi kontrol etmeye başlar. Tıpkı şimdiki Thrint gibi. Öğrendiğim ve size öğrettiğim her şey son derece tehlikeli. Biz sadece bedenimizi değil, zihnimizi de eğitiyoruz. Diğer savaşçılara kıyasla, tehlike en az iki kat daha fazla.”
“…”
“Ben yedi yıldır bu şekilde eğitim alıyorum. Sadece bir yıldır eğitim alan hepinizin benim seviyemde olmaması doğal. Elbette, şu anki gücünüzle kabilemizdeki ortalama bir kıdemli savaşçı sizi yenemez. Karşınıza rakip olarak çıkmamın sebebi, diğer savaşçılardan daha güçlü olduğunuzu düşünüp kibirlenmemeniz konusunda sizi uyarmaktı.”
Tüm Kızıl Fırtına sadece bir saat içinde bastırıldığı için, bu söze itiraz eden hiçbir savaşçı olmadı. Aksine, hepsi sıkı çalışmaya devam ederlerse bir gün Yulian’ın seviyesine ulaşacakları düşüncesiyle heyecanlı ve umutluydu.
“Her zaman tetikte olun. Bahsettiğim gibi, bizim eğitimimiz diğerlerinden iki kat daha tehlikeli. Bunların arasında, kendiliğinden alev alma olarak bilinen bir olgu var (Ç.N: Orijinal metnin çevirmen notuna göre, bu durum vücuttaki ‘ki’ akışının kesilmesiyle oluşan bir patlama olarak tanımlanmaktadır. ‘Kendiliğinden alev alma’ ifadesi bu duruma uygun görülmüştür). Bizim dilimizde, bunu sakat kalmak olarak düşünebilirsiniz. Durum ne olursa olsun, zihninizi kontrol etmeyi asla bırakmamalısınız. Hayatınızın geri kalanında dikkatli olmalısınız. Bunu unutmayın.”
“Evet, anladık.”
Savaşçıların cevabı üzerine Yulian onaylarcasına başını salladı ve konuşmaya devam etti.
“Harika. Böyle yenildikten sonra hepinizin sinirinin bozulduğuna eminim. Bugün biraz eğlenelim. Bana saldırmak için ne gerekiyorsa yapın. Hepiniz birlikte saldırabilirsiniz. Ancak tehlikeli olabileceğinden, sadece bedenlerimizle dövüşeceğiz.”
Yulian’ın sözlerini duymak, intikam alma zamanının geldiğini düşünen savaşçıların savaşma ruhunu ateşledi.
O gece, Pareia’nın şamanları, hep birlikte gelen yaralı savaşçıları tedavi ederken gözlerine uyku girmedi. Yulian da, biraz hasar almış bir halde, onların arasındaydı.