1-6.2 İmparatorluk ile Görüşmeler (II)
Diplomasi açısından bakıldığında, ikinci prensi böylesine tehlikeli bir bölgeye göndermek, güçlü imparatorluklarının kabileye ne denli önem verdiğini gösteriyordu. Bu, saygılarını göstermenin bir yoluydu ve dahası, eğer kabile taleplerini dinlemezse, imparatorluğun prensine yüz vermediklerini ima ederek kabilenin üzerinde baskı kuruyordu. Bu harika bir diplomatik taktikti ne var ki toy prens zehirden farksız olmuştu.
‘Lanet olası aptal prens! Senin yüzünden, emrimizdeki en vahşi savaşçıların binlercesini kaybettik! Dahası, potansiyel tehlike… ya Rojini Krallığı’yla el sıkışıp işbirliği yaparlarsa ne yapacaksın…’
Janet, yanında kibrle oturan Shareulo Fury Silence’a içinden küfrediyordu.
Shareulo Fury SIlence, damarlarında Kral’ın kanını taşımak dışında hiçbir işe yaramayan bir prensti.
Yeteneklerin yoksa çeneni kapalı tutmayı bilmelisin ama o, bu kadar sağduyudan bile yoksundu. İmparatorlukta bile canının istediğini yaparak ve başkalarının servetini çalıp keyfince kullanarak kraliyet ailesinin başını ağrıtıyordu.
Ancak kraliyet ailesinden ağabeyi Veliaht Prens Shaone Fury Silence III, toy küçük kardeşine acıdığından, onu adam etmek için Shareulo’yu her türlü işe zorluyordu. (ÇN: Bayım, ben… sizden… bir adam… yaratacağım….) Fakat Shareulo, ağabeyinin ona yardım etmek için ne kadar çabaladığını anlamıyor, sadece şikâyet edip emredilen her şeyi baştan savma yapıyordu.
Veliaht Prens Shaone, Pareia’nın bu taleplerinden fena halde tiksineceğini ama sonunda çöl savaşçılarını göndermek zorunda kalacağını biliyordu. Bu yüzden, gelecekteki konumunu sağlamlaştırmak için kardeşini Janet gibi tecrübeli birinin yanına katarak buraya göndermişti.
Prens bile olsanız, liyakatiniz yoksa eninde sonunda gözden düşer ve işe yaramaz birine dönüşürdünüz. Kardeşinin hanesine bir liyakat yazdırmak için onu başarısı garantili bir göreve yollamıştı.
Veliaht prensin ikinci prensi neden onunla gönderdiğini anlayan Janet, bu toplantıdan önce prensle konuşmuş ve çöl savaşçılarının gururunu incitmemesi için onu defalarca tembihlemişti. Ona rağmen bu lanet olası aptal prens büyük bir soruna yol açmıştı.
Janet, yüzünde endişeli bir ifadeyle Glow’a ve oğluna baktı. Glow Baguna’nın yüzü kıpkırmızı kesilmişti ve oğlu aniden ayağa fırlayıp bağırmaya başladı.
“Bir imparatorluğun prensi olabilirsiniz ama şu an, sizin dilinizle konuşacak olursak, bir kralın huzurundasınız! Sözlerinizin fazla aşağılayıcı olduğunu düşünmüyor musunuz?!”
Glow Baguna da fena halde öfkelenmiş olmalıydı ki Yulian’ı durdurmadı ve sadece izlemeye devam etti. Sabrın da bir sınırı vardı. Bir çöl savaşçısının gururu gökler kadar yüksektir; onlara hükmeden Glow’un gururundan bahsetmeye bile gerek yoktu.
“Bana saldıracağınızı mı ima ediyorsunuz! Vatana ihanetten kellenizi kaybetmek istiyor olmalısınız.”
Shareulo geri adım atmadı, o da yerinden kalkıp avazı çıktığı kadar bağırdı. Yulian konuşmadan önce yumruklarını sıktı.
“Burası sizin imparatorluğunuz değil, çölün Pareia’sı. Kimin huzurunda ihanetten bahsediyorsunuz siz!”
İmparatorlukta kim ona karşılık vermeye cüret edebilirdi ki? Shareulo, babası ve ağabeyi dışında kimseden korkmazdı.
Çınk.
Shareulo belinden kılıcını çekti ve doğrudan Yulian’a doğru saplamak üzere hamle yaptı.
Baguna tamamen şaşkına dönmüş, Janet ise donakalmıştı. Bu prensin bir aptal olduğunu biliyordu ama bu kadar beter olabileceğini hayal bile edemezdi! Eğer ağabeyi veliaht prense binde bir bile benzeseydi, asla böyle bir şey yapmazdı.
“Yulian!”
“Prens!”
Baguna ve Janet’in bağırışlarının ortasında bile Shareulo’nun kılıcı Yulian’a doğru ilerlemeye devam etti.
Tam Yulian’ın belinin geriye doğru büküldüğünü düşündüğü an, gözlerinin önünde devasa bir demir kütlesi parladı ve Shareulo’nun kılıcını zahmetsizce bir kenara savurdu.
Yulian daha fazla dayanamayıp devasa kılıcını kaldırarak Shareulo’nun kılıcını havaya uçurmuştu.
Devasa kılıcın darbesini yiyen Shareulo’nun kılıcı, paoenin içinde yükseklere savrulduktan sonra dışarı uçtu.
‘Pareia’nın mevcut prenslerinin son derece yetenekli olduğunu söylediklerinde şaka yapmıyorlarmış.’
Bir diplomat olan Janet, bir memur olarak yetişmişti ve dövüş sanatlarından anlamazdı. Ancak pek çok yabancı ulusun silah tüccarları, savaşçıları ve şövalyeleriyle tanışmış biriydi.
Hayatı boyunca birçok şövalye görmüştü ama Yulian gibi devasa bir kılıcı anında ve zahmetsizce hareket ettirebilen pek kimse yoktu. Sadece bakarak bile, o devasa kılıcın tek bir kişinin kaldırmakta bile zorlanacağı kadar ağır olduğu anlaşılıyordu.
Silahının elinden fırlatılışını izleyen Shareulo, utançtan kıpkırmızı kesildi ve bağırmaya başladı.
“Bana kılıç çekmeye nasıl cüret edersin! Ölmek için yalvarıyor olmalısın! Tek bir sözümle, sizin gibi barbar bir kabilenin bir gecede yok olmasını sağlayabilirim!”
“Ne zırvaladığını sanıyorsun sen!”
Yulian o kadar öfkelenmişti ki yüzü kıpkırmızı olmuştu. Tam devasa kılıcını hareket ettirmek üzereyken, Janet bu işin daha fazla devam etmesine izin verirse ciddi bir şey olacağını hissetti ve hemen araya girdi.
“Prens Shareulo, bu şekilde konuşmaya devam etmenize izin vermeyeceğim. Bu yolculuğun tüm yetkisinin bana verildiğini unutmayın. Bu, yüce imparator Shaone Fury Silence II’nin iradesiyle hareket eden bilge veliaht prens Shaone Fury Silence III tarafından doğrudan bana verilmiş bir emirdir.”
Shareulo, babasının ve ağabeyinin tam adlarını kullanarak onu azarlayan Janet’e ters ters baktıktan sonra sessizce paoeden dışarı çıktı. Shareulo bile babasının ve ağabeyinin iradesine karşı gelemezdi.
Shareulo öylece çıkıp giderken, Janet mendilini çıkarıp alnındaki teri sildi ve ardından Baguna’nın önünde doksan derece eğilerek saygıyla konuştu.
“Glow Baguna’nın anlayışını rica ediyorum. Prens yolculuktan dolayı çok yorgun düşmüş ve sinirleri gerilmiş olmalı.”
“Yani kraliyet ailenizin sinirleri gerildiğinde önüne gelene hakaret edip kılıç çektiğini mi söylüyorsunuz?!”
Baguna’nın öfke dolu sesini duyan Janet, bu ziyaretten hiçbir şey elde edemeyeceğini anlamıştı. Aksine, onları yatıştırmak için epey bir şey vermeleri gerekecekti.
Pareia’yı şimdi kaybetmek, savaş için çaresizce ihtiyaç duydukları kara suyun kaynağından mahrum kalmak demekti. Dahası, nereden bakarsanız bakın, bu onların suçuydu. Uzun zamandır diplomatlık yaparak öğrendiği tüm süslü laflar bile bu gerçeğin üzerini örtemezdi.
“Ben, Janet, Pareia’nın onurlu adına hakaret ettiği için onun adına özür dilerim. Adına leke sürülmesinin bedelini kesinlikle ödeyeceğim.”
Yulian, Janet’in cevabına karşılık bağırdı.
“Bir savaşçının gururunu incitmenin bedelini parayla ödeyebileceğinizi mi sanıyorsunuz?!”
“Gerçekten üzgünüm. Sadece ‘Merhametli Göz’ Glow Baguna’nın anlayışını ve affını umabilirim.”
Glow Baguna, Janet’in davranışları karşısında başını salladı. Kesinlikle kusursuz bir diplomattı. İmparatorluğun bir elçisi olarak burunları havada gezebilir ve istediklerini yapabilirlerdi ama bu diplomat böyle bir kişilik sergilemiyordu. Sizinle uzlaşıyormuş gibi görünüp yine de istediği her şeyi alan tecrübeli biriydi. Az önceki aptal prens gibi bir diplomatı tercih ederdi, çünkü onlarla başa çıkmak daha kolay olurdu.
Baguna, Silence İmparatorluğu’yla bir savaş başlatmayı planlamadığından, kaybetmiş gibi yapıp biraz taviz vererek onları sessizce geri göndermeye karar verdi. En az bir yıl boyunca hiçbir talepte bulunamazlardı.
Baguna, Yulian’ın tekrar bir şey söylemesini engellemek için eliyle işaret etti.
“Sanırım prens bizi tanıma fırsatı bulamadığı için böyle bir şey söylemiş olabilir. Sağlıklı, kanı kaynayan genç bir adam olmasından da kaynaklanıyor olabilir.”
“Ben, Janet, ‘Merhametli Göz’ Glow Baguna’nın bu iyi niyet gösterisi karşısında saygıyla eğiliyorum.”
“Bugün benim doğum günüm. Böylesine mutlu bir günde tatsız bir olay yaşanmış olsa da, madem bu kadar uzak yoldan geldiniz, doğum günümü kutlayın ve gitmeden önce keyfinize bakın.”
“Madem lafı açıldı, Glow Baguna için bir hediye getirmiştik. Bugün getirdiğimiz iki araba dolusu demiri de Glow Baguna’nın doğum günü hediyesi olarak takdim ediyoruz. Umarım memnuniyetle kabul edersiniz.”
Janet, Baguna’nın içinden ne düşündüğünü açıkça biliyordu ama gülümseyen bir ifade takınıp oyuna katıldı. Diplomasi böyle işlerdi. Ticaret için getirdikleri tüm demiri verdikten sonra eli boş dönecekti ama konunun bu seviyede kapanması harika bir haberdi.
Yulian, babasını ve Janet’i dinlerken çok sinirlenmişti.
‘Eminim babam daha da sinirlidir. Böylesi bir hakarete uğrayıp kendini tutmak ve zapt etmek zorunda kalmak…’
Bir gün bu tür hakaretlere katlanıp gülümseyerek kendini tutma sırasının kendisine geleceği gerçeği de onu üzüyordu.
O sırada Baguna, Yulian’a seslendi.
“Yulian.”
“Evet, baba.”
Baguna, dudaklarını oynatmadan önce Yulian’a uzun bir süre baktı. Sanki bir şey söylemek istiyor ama kendini tutuyordu. Sonra oğlunun adını tekrar söyledi.
“Yulian.”
“Evet.”
“Unutma.”
“Unutmayacağım.”
Baba ve oğul. İki adamın da gözleri ateş gibi yanıyordu.