Bölüm 1535: Issız
ve Karanlık Kuzey Bölgesi
Çevirmen: Sefix
Editör: Extacy12
Doğu İlahi Bölgesi, Kar Şarkısı Diyarı.
Yun Che yüzünden bir süre öncesinde tanrılaştırılmış olan
Kar Şarkısı Diyarı’ndaki atmosfer, öncekine kıyasla tam ve mutlak bir değişime
uğramıştı. Bu özellikle Buz Ankası Alemi’nde, Buz Ankası Tarikat’nın bulunduğu
yerde doğruydu. Düşen karın altında, tüm alanı örten boğucu bir sessizlik
vardı.
Buz Ankası Alemi normalde yıl boyunca sessizdi ancak daha
öncesinde hiç bu kadar ıssız ve soğuk hissettirmemişti.
Mu Xuanyin’in ölüm haberi birkaç gün önce onlara
aktarılmıştı… Ay Tanrı Alemi’nden bir İlahi Ay Elçisi haberi bizzat onlara
iletmişti.
Buz Ankası Alemi, tarikat ustasını kaybetmişti hayır, Buz
Ankası Alemi, Alem Kralı’nı kaybetmişti… Bundan daha da fazlası, Orta Yıldız
Alemi statüsüne rağmen Tanrı Alemi’nde Kar Şarkısı Diyarı kaynak
gelişimcilerinin güvenliğini sağlayan çekirdeği kaybetmişlerdi.
Kimse şu anda Kar Şarkısı Diyarı’nın geleceğini tahmin
edemezdi. Ancak kötümser ve kasvetli bir atmosfer, Kar Şarkısı Diyarı’nın her
köşesine sessizce yayılmıştı.
Cennetsel Cehennem Ayazı Gölü.
Cennetsel Cehennem Ayazı Gölünde buz damarı hala mevcuttu
ancak İlahi Buz Ankası’nın varlığı gitmişti. Tüm bölge hala yüksek düzeyde buz
enerjisi taşıyor olsa da tarifsiz bir ilahi aurayı kaybetmişti.
Şu anda çok uzun süre mühürlenmiş olan bariyer sessiz bir
şekilde açıldı ve kapatıldı.
Cennetsel Cehennem Ayazı Gölü’nün kıyısında, bir adam ince
havadan çıktı. Siyahlara bürünmüştü ve zifiri siyah saçı beline kadar geliyordu.
Bazı garip nedenlerden dolayı, görünüşü Göksel Göl’ün etrafındaki tüm bölgedeki
havanın son derece ağır ve baskıcı olmasına neden olmuştu.
Cennetsel Cehennem Ayazı Gölü’nün üstündeki havaya
geldiğinde, sessizce birkaç nefes için geçmiş dönemlerden beri donmamış kalan
göl suyuna baktı… Çok sıradan bir yüzü vardı, bir kişi birkaç kez daha baksa
bile hatırlamayabileceği bir yüzü vardı ve vücudundan yayılan aura sağlam ve
çamurluydu. Kaynak gücü İlahi Ruh Alemi’nin başlangıç aşamalarındaydı ve Kar
Şarkısı Diyarı’nda çok yaygın olan buz enerjisi vücudunda dolaşıyordu.
Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu ve kimsenin onu Yun Che
ile ilişkilendirmesi daha zordu.
İlahi ışıklarla parlayan yarı saydam kristal tabut önünde
parlayarak ortaya çıktı. Tabutun içinde uyuyan kadını kaldırdı, hareketleri
yavaş ve nazikti. Hiçbir sevinç ya da üzüntü, öfke ya da keder ifadesi
sergilemiyordu ve ona sarılmak için kendisine izin vermemişti. Aksine onu yavaşça
gölün derinliklerine doğru batışını izlerken kolunu yavaşça indirdi…
Vücudu hayalinden tamamen kaybolana kadar, dünyasından
kaybolana kadar sürdü…
“Xuayin.” Usulca mırıldandı. “İlkel
Kaos çok geniş ama beni barındıracak tek yer, o karanlık yer.”
“Biliyorum. Orası kesinlikle en çok nefret ettiğin yer.
Ne de olsa baban o yerdeki insanlar tarafından öldürüldü… O yerdeki auranın
dinlenmeni bozmasına izin vermeyeceğim. Sadece burası dinlenme alanları içinden
en uygun yer.”
Gölün yüzeyi bir kez daha tamamen hareketsiz hale geldiğinde
dalgalanma durdu. Yun Che dönüp gitmeden gölün yüzeyindeki henüz batmamış
kristal tabuta bakarken son kez mırıldandı. “Xuanyin, eğer bir sonraki
yaşam diye bir şey varsa, benimle tekrar buluşmak ister miydin…”
Vücudu bulanıklaştıkça, Göksel Göl’ün kıyılarına geri
dönmüştü. Kolunu uzattı ve anında uzak bir buz parçası ona doğru getirildi.
Havada yuvarlandı ve yere çarptı.
Bu derin buzun içinde kıvrılmış bir insan mühürlüydü.
İçerideki kişi, onu mühürleyen buz tabakasından yabancı bir yüz gördü. Anında o
loş gözlerinde bir umut ve yalvarma ortaya çıktı.
Eğer bu adamı gören olursa Doğu Bölgesi’nin dört Tanrı İmparatoru’ndan biri olduğu, Tanrı Alemi’nin geri kalanında yüce bir imparator
hükmü süren bir figür olduğu kesinlikle ortaya çıkmazdı.
Yun Che, ona tek bir bakış bile atmadan, ona bir kelime bile
etmeden, Yun Che parmağını işaret ederek içerisinde bulunduğu kaynak buzu, İlkel
Kaynak Arkı’na yolladı.
O anda, Cennetsel Cehennem Ayazı Gölü’nün dışından tuhaf bir
aura geldi. Yun Che’nin gözleri yana kaymıştı ama ne gizlenmiş ne de hareket
etmişti. Parmağıyla Nie Yuan taşına dokundu ve gerçek görünümünü geri getirerek
yüzünü eliyle silmeden önce orijinal aurasını düzeltti.
Hızlı bir şekilde Cennetsel Cehennem Ayazı Gölü’nü
çevreleyen bariyer açılarak göksel bir figürün içeriye girmesine izin verdi.
Mu Bingyun.
Başlangıçta, yalnızca o(Yun Che) ve Mu Xuanyin’in Cennetsel Cehennem
Ayazı Gölü’nün etrafındaki bariyeri açma izni vardı. Şimdi, Mu Bingyun da
açabilirdi. Aslında Mu Xuanyin, tarikat ustasının oyulmuş yeşim taşını
ayrılmadan önce geride bırakmıştı… Açıkça ölmek için kararlılıkla ayrılmıştı.
Yun Che ve Mu Bingyun’un gözleri bir araya geldiğinde her ne
kadar birkaç günlük ayrılıkta da bulunsalar bir ömür boyu gibi görünüyordu.
Yun Che’ye bakarken, karlı elbiselerinin altındaki yükselen
koynunda, çok karmaşık olan duygular buzlu gözlerini titretti. “Sen…
Hala buraya gelmeye nasıl cesaret ediyorsun?!”
“Onu buraya getirdim.” Yun Che yanıtladı.
Elinde kar beyazı uzun bir kılıcı çıkartarak Mu Bingyun’a doğru yürüdü. “Bu
onun sevgili kılıcı ve aynı zamanda Buz Anka Tarikatı Ustası’nın sembolü…
Saray ustası Bingyun, lütfen bunu alın.”
Akan buzlu bir ışıkla parıldayan Kar Prensesi Kılıcı’na
bakarken, Mu Bingyun’un gözleri anında buğulandı… Kar Prensesi Kılıcı geri
dönmüştü ama Kar Şarkısı Diyarı artık bir Mu Xuanyin’e sahip değildi ve o da
sonsuza dek en önemli ve tek akrabasını kaybetmişti.
Titreyen karlı eli uzandığında ve Kar Pensesi Kılıcını
kavradığında sanki bazı auraları hala üzerinde kalmış gibi görünüyordu… Ve
Mu Bingyun’un vücudu sallandı. Ölüm haberinden bu yana birkaç gün olmuştu ve
zaten kabul ettiğini düşünmüştü. Ama şu anda, kalbi ve ruhu, gözyaşı dökmek
üzere olduğunu hissettiği gibi yoğun bir acı içindeydi.
PAH!!
Yun Che’nin suratına yeşim elinin tersiyle şiddetli bir
tokat atmıştı.
Yun Che bunu atlatmayı ya da kendini savunmak için kaçınmaya
çalışmadı. Kızarıklık ve şiddetli ağrının yüzüne yayılmasına izin verdi.
“…” Mu Bingyun’un eli havada dondu. Yun Che’nin
yüzüne baktığında hiç bu kadar korkunç bir sakin çehre görmemişti, o kadar
korkunçtu ki tek bir acının ipucusunu göstermeyen yüzü insani duygulardan
arınmış, tamamıyla bambaşka bir varlığa dönüşmüş gibiydi. Bunun yerine kendi
kalbi aniden onun insanlık dışı sakinliğini hissettiğinde ağrı hissetti.
Bu dünyada, hiçbir şey kayıptan daha acı verici değildi ama
kayıptan daha acı verici bir şey olsaydı bu kesinkes ihanet olurdu.
Ve o… Dünyadaki tüm kayıplara, bu dünyadaki en büyük
ihanete maruz kalmıştı.
Mu Xuanyin’in ölümü üzerine kimse ondan daha fazla acı
hissetmemişti, kimse ondan daha fazla öfkeye sahip değildi… Bu özellikle kendisine
karşı tuttuğu nefretle ilgili olarak geçerliydi.
Elleri titremeye başladığında bilinçsizce uzandı ve onun yüzündeki kırmızılığa dokunmak istedi… Ama sonunda eli yavaşça düştü.
Abla, eğer bir kez daha seçebilseydin, onun dünyana bir kez
daha girmesine izin verir miydin…
Eğer bir kez daha seçebilseydim, onu… Tanrı Alemi’ne
getirmeye istekli olur muydum…
“Saray Ustası Bingyun.” Yun Che yumuşak bir
sesle konuştu. “Kar Şarkısı Diyarı benim karmaşamın içerisinde büyük
bir karmaşıklığa uğrayabilir. Beni bir bahane olarak kullanmasalar bile, diğer
Yıldız Alemleriyle sahip olduğunuz birçok eski dava var ve Xuanyin artık burada
olmadığı için de bundan yararlanmak isteyeceklerdir… Mümkün olan en kısa
sürede buradan ayrılmanızı öneririm.”
Sıkıca Kar Prenses Kılıcı’nı kavradığı gibi Mu Bingyun
gözlerine bakarak alçak bir sesle konuştu. “Ölecek olsam bile, Kar
Şarkısı’nda öleceğim.”
Bu tamamen beklenen cevabı aldıktan sonra, Yun Che başını
hafifçe salladı. Daha fazla konuşmadı ve döndüğü gibi ayrıldı.
”Yun Che!” Arkasında, Mu Bingyun’un sesi mesafeden
yankılandı. “Bunu hatırla, hayatın, ablamın hayatını kullanmasıyla
satın alındı bu yüzden ölmene izin verilmiyor!”
“İntikam uğruna olsa bile, yaşamaya devam etmen
gerekiyor!”
“Daha önce yaptığın gibi davranmaya devam edersen,
hayatını diğer insanlar için pervasızca riske atarsan… Ablam seni
affetmeyecek ve ben de seni affetmeyeceğim!!”
Yun Che, Cennetsel Cehennem Ayazı Gölü’nden ayrıldığı gibi
figürü ve aurası da Mu Bingyun’un görüşünü terk etti.
Cennetsel Cehennem Ayazı Gölü’nün içinde Mu Bingyun, Kar
Prenses Kılıcı’nı göğsüne bastırdı… Bilinmeyen bir nedenle bir kristal göz
yaşı damlası sessizce düştü ve yeşim beyazı kılıcın gövdesine uzun bir ıslaklık
izi bıraktı.
Islaklığı hafifçe silmek için parmağını uzattı ve hassas
kafasını kaldırdığında soğuk ve kararlı bir ışık gözlerini doldurdu.
Ne kadar çok çalışırsa çalışsın, asla ablası kadar iyi
olmayacağını biliyordu.
Mu Xuanyin’den yoksun olan Kar Şarkısı Diyarı şimdi
kesinlikle geçmişteki bir takım sebeplerden ötürü sayısız tehlikeye gebe
bırakılmıştı.
Ama o uzlaşmayacak ya da kaçmayacaktı. Yarın, Buz Ankası
Tarikat Ustası ve Kar Şarkısı Diyarı Alem Kralı pozisyonuna gelecekti. Nefes
aldığı sürece Kar Şarkısı Diyarı’na zarar gelmesine ya da incinmesine
kesinlikle izin vermeyecekti!
Kar Prenses Kılıcı’nı koyduktan sonra buzlu figürü yavaşça
ayrılırken havada süzüldü…
Ancak Cennetsel Cehennem Ayazı Gölü’nden ayrıldığında,
Göksel Göl’ün merkezinde aniden garip bir buz ışığı peyda oldu.
Bu tam Buz Ankası’nın olduğu bilinmeyen yerden parlıyordu.
Açıkça yalnızca yansıtılmış bir tezahürdü ama o kadar yoğundu ki pratik olarak
katı görünüyordu. Ondan gelen buzlu ışık o kadar parlak ve yoğundu ki, bu
dünyada olmaması gereken ilahi bir ışık gibi görünüyordu.
Ancak son derece kısa bir süre için var olduğu gibi birkaç
nefesten sonra dağıldı ve bir daha asla görünmedi.
……
Bir ay sonra.
Tanrı Alemi, Yun Che’nin bir izini bulabilme umuduyla
aramalarını sürdürüyordu. Zaman geçtikçe, bu aramanın yoğunluğu sabit
kalmamakla beraber her geçen gün daha da artmaya devam etmişti. Üç İlahi Bölge, Yun Che’yi bulabilmek için arama kapsamını daha da genişletmek ve hızlandırmak adına pek çok değerli kaynak eserini kullanmaktan çekinmemişti.
Onu aramak için bir araya getirilen kuvvet dizisi, o
zamanlar Şeytani Bebeği aramak için toplanan kuvvetten daha azı değildi. O
kadar büyüktü ki, sayısız kaynak gelişimcisinin şok olmasına ve duyduklarında
şaşırmasına neden oluyordu.
Bununla birlikte, onu böyle bir yoğunlukta aramalarına
rağmen aslında Yun Che’nin aurasının en küçük izini bile bulamamıştılar.
Cennetsel Katliam Yıldız Tanrısı halihazırda gizlenme
konusunda yetenekliydi buna Şeytani Bebek hali de eklendiğinde gizlenmesi
göklerin altında rakipsiz hale gelmişti. Bu yüzden aurasını keşfetmeye çalışmak
göklere tırmanmaktan daha zordu. Ancak Yun Che genç nesil arasında son derece
güçlü olmasına rağmen arkasında onu arayan Kral Alemleriydi. İlahi Kral Alemi
yetişimiyle nasıl olur da onlardan bu kadar uzun bir süre boyunca gizlenmiş
olabilirdi!?
Sanki dünyanın yüzeyinden tamamen yok olmuş gibiydi. Yavaş
yavaş giderek daha fazla insan, bu muazzam baskı ve umutsuzluk nedeniyle kendi
hayatını bitirip bitirmediğinden şüphelenmeye başlamıştı.
Bununla birlikte en çılgın rüyalarında, tüm gücüyle peşinde
koştukları kişinin ruhsal duyulardan geçtiğini ve Kral Alemlerinin güç
merkezlerine ait sayısız eserlerin dolaştığını hayal edemezlerdi. Ne tür kaynak
eseri kullanmış olurlarsa olsunlar onun tek bir aura kırıntısını dahi
keşfedememişlerdi.
Doğu İlahi Bölgesi’nin dışına çıkmıştı ve Tanrı Alemi’nin
kuzeyine doğru giderken hiç tanıdık olmayan yabancı bir dünyaya yaklaşıyordu.
Bunların haricinde Brahma Hükümdar Tanrı Alemi’ne ihanet
eden ve kaçan Brahma Tanrıçası’nın haberi de hızla yayılmaya başlamış ve bir
kez daha sayısız şoka ve uyarıya neden olmuştu.
En kötü ruhsal duyulara sahip olan kaynak gelişimcileri dahi
havadaki değişimi hafifte olsa hissedebiliyordu.
Uzak kuzeyde, siyah enerjiye bürünmüş bir dünyada.
Pat… Pat… Pat…
Son derece sessiz bir ormandı ama biri bu ayak seslerini
duyduğunda, kişinin saçlarının ucunu titreterek durmasına neden olurdu.
Buradaki dünya siyahtı ve gökyüzü baskıcı bir grimsi-beyaz
renge sahipti. Seyrek solmuş ağaçlar ve bitki örtüsü bile koyu gri-siyah
renkteydi.
Hava bile kasvetli ve pusluydu… Bu kesinlikle ara sıra var olan bir sis
değildi, sanki eskiden beri var olan bir şeydi.
Bu, normal varlıkların yaşaması için uygun bir dünya
değildi. İlahi yolun bir kaynak gelişimcisi buraya gelse bile çok geçmeden
huzursuz hissetmeye başlardı. Belli belirsiz gerginliğe yenik düşüp paniklemeye
başlayacaktı. Duygularının kontrolünü kaybetmek de bir olasılıktı.
Sanki bir şey tarafından yutuluyormuş gibi ömürleri sessizce
sızardı. kaynak enerjileri bile görünmez bir hayalet tarafından bağlanıyormuş
gibi hissederlerdi çünkü onu meridyenlerinde dolaştırmak çok daha yorucu ve
zordu.
Bu nedenle, bu dünyaya girmek isteyen Doğu, Batı veya Güney
İlahi bölgelerinden bir kaynak gelişimci yoktu.
Bu loş ve yalnız dünyada, bir figür yavaşça bir siyah sisin
içinden dışarı çıktı. Onun gelişi aslında bu dünyaya normalde etki etmezdi.
Ancak aksine bulunduğu yerin daha da baskın ve korkunç olmasına neden olmuştu.
Çünkü gözlerinden ve vücudundan yayılan insanlık dışı
sakinliği ve zar zor algılanabildiği aurası, ıssızlığı daha da
derinleştirmişti.
Sanki cehennemin derinliklerinden dönmeyi başarmış bir
intikam halefiydi.
“Kuzey… İlahi… Bölgesi…”
Ayakları bu kara ormanın kalbine ulaştığında bir duraksamayla
durdu. Bu garip ve korkunç dünyayla yüzleşirken, dudakları uğursuz ve kötü bir
sırıtışa dönüşürken ağzının köşeleri yavaşça yukarı doğru kıvrıldı.
O anda, o zamandan beri o yerde var olan siyah sis bile
katılaşmış gibi görünüyordu.